MAKALELER

 

 

 

 

 

KLÂSİK TÜRK ŞİİRİ TENKİD TERMİNOLOJİSİ

VE

“ÂB-DÂR” ÖRNEĞİ*

 

 

Prof.Dr.Nâmık AÇIKGÖZ

 

            600 yıl kadar süren Osmanlı medeniyetinin en önemli kültür şûbelerinden birisi olan edebiyat, kendi devrinde tenkîdî bir anlayış geliştirdiği hâlde, bu büyük birikimin modern metodlarla incelenerek bir tenkîd terminolojisi, henüz oluşturulmamıştır.

             DEĞERLENDİRME KELİMELERİ

            Klâsik Türk şiiri tenkîd edilirken, nazım türü, vezni, kelime hazînesi, kelimelere yüklenen gerçek veyâ mecâzî anlam ve bunların birbirleriyle münâsebetleri, beyitlerde kullanılan sesler, genel olarak, “edâ, tarz, üslûp, lafz, mânâ, hayâl...” gibi isimlerle ifâde edilmiştir. Bu isimler için ve sıfatlardan bâzıları şunlardır:belâgat-şi’âr, beliğ, bezle-gûne, bî-tekellüf, dakîk, dil-cûy, dil-güşâ, engîz, fasih, fesâhat-şi’âr, garrâ, güşâde halâvet, hâlet, hâss, hâyîde, hem-vâr, hoş-âyende, hoş-tab’-âne, ibdâ, ihtirâ, işret-engiz, latîf, latîfe-nümûne, letâfet, mahsûs, matbû, melâhat, mevzûn,  muhayyel,  musanna, nâ-

hem-vâr, nâzikâne, nefîs, nezâket, pâkîze, pesendîde, pür-kâr, pür-sûz, rekîk, rengîn, revân-bahş, sâde, sâde, sâhir, sathî, selis, sihr-kâr, şîrîn, şîrîn-kâr, sühan-güzâr, şûr, sûz-engîz, tirzîk, vasat, zevk-âmiz....” Diğer tezkirelerde de olmakla berâber, incelenen Latîfî, Hasan Çelebi ve Riyâzî1 tezkirelerinden derlenen değerlendirmelerle bu tür ibârelerin artacağı açıktır.

 

Tezkireciler, şâirleri değerlendirirken yukarıda verilen ibârelerin birini veyâ bir kaçını, bir beyit, bir gazel veyâ kaside, veyâ topyekûn bir divan için kullanırlar. Bunlardan birkaç örnek zikredelim:

 

            Latîfî, Behlûl’ün şiiri için, “güşâde, hoş-âyende” (106); Hâfız-ı Konevî için “eş’ârı ol kadar mevzûn u muhayyel ü masnû’ değüldür.” (125); Habîbî için, “Bir tarz-ı

 

 

*)Bu makâle,Türk Kültürü İncelemeleri,İstanbul 200,S.2,s.149-160’ta neşredilmiştir.

 

 

hâssı ve üslûb-ı mahsûsı vardur (127); Revânî için, “eş’âr-ı zevk-âmîz ve güftâr-ı işret-engîz” (170); Neşrî’nin bir beyti için “tirzîk: saçma” (324) nitelemelerini yapar ve şiire aklı ermeyenlerin, Zâti’nin şiirleri için (160); bâzı ibâreleri yeni duyanların da, Necâtî’nin şiirleri için “tirzîk” dediklerini kaydeder (327). Hasan Çelebi, Ahmet Paşa’nın şiirini değerlendirirken “hâlet”, “nezâket” ve “selâset” (134, 135), Ahmet Rıdvan’ın şiirleri için “mücerred bir kelâm-ı mevzûn” (149); Âgehî’nin gemiciler ıstılâhını kullandığı kasidesi için “garr┠(169); Asafî’nin şiiri için “rakîk, rikkat” (165); Cemâlî’nin şiirinin edâsı için “hoş-âyende” (197); Sâfî’nin şiiri için “sûz-nâk” (547) ifadelerini kullanır.

 

            Riyâzî, Bâki’nin şiiri için “belâgat-şi’âr” (51); Hudâyî’nin dîvânı için “mu’ciz-âsâr” (90); Edirneli Hızrî’nin şiiri için “güşâde, sâde” (94) Hayâlî Bey’in şâirliği için “şâir-i şîrîn-kâr” (96); Şemsî’nin şiiri için “hoş –tâb’âne” (131) Sûzî’nin şiiri için “pürsûz” (131); Şâhî’nin şiiri için “rengîn”; Me’âlî’nin şiirleri için “bezle-gûne ve lâtîfe-nümûne” (208); Necâtî Bey’in şâirliği için “sâhir” (235); Alaşehirli Veysî’nin şiirleri için “debdebe-i tumturak- ibârât-ı tannâne” (258) sıfatlarını kullanır.

 

            Yukarıda verilen sıfatların çoğu, birer edebiyat terimi değildir; bunlar genel dilden istiâre yoluyla alınıp edebî metnin değerlendirilmesinde mecâzî anlamlarıyla kullanılan kelimelerdir. Fakat, çoğu sıfat olan bu kelimelerin edebiyat terimi olarak kullanılabilmesi için, anlam alanlarının ve işâret ettikleri özelliklerin belirlenmesi gerekir. Böylece, klâsik Türk şiiri tenkîd terminolojisinin oluşturulmasına katkıda bulunulmuş olunacaktır. “fesâhat, belâgat, fasîh, belîğ”gibi isim ve sıfatların işlenmiş olmaları, edebî bir terim olarak kullanılmalarını sağlamıştır. Her biri ayrı ayrı incelenip işlenerek terim zenginliği ve özelliği kazandırılması gereken sıfatlardan birisi de âb-dâr dır.

 

 

            ÂB-DÂR

 

            Şâirlerin beyitlerinde ve tezkirecilerin değerlendirme kısımlarında veyâ örneğe geçiş cümlelerinde kullandıkları âb-dâr sıfatı, Farsça bir terkibdir ve âb (su) kelimesi ile dâşten (sâhip olmak) fiilinin geniş zaman kökünün bir araya getirilmesiyle yapılmıştır.

 

            âb-dâr terkibi’nin karşılığı, sözlüklerde2, “sulu, ıslak, kaliteli su, parlak, latîf, tâze, güzel, hoş, tarâvetli, şâdâb, halâvetli, revnaklı, hayat verici öz, yeşil ve bereketli bitki; akıcı (mısra, şiir), nükteli hoş sohbet, zengin fikirler bilen, nükteli söz söyleyen, güzel, memnûniyet verici...” gibi sıfatlarla ifâde edilmiştir. Terkibin kılıç, meyve, cevâhir ve benzerlerine sıfat olarak kullanıldığı ve cemiyet ve şeref sâhibi; hurma lifine benzer bir tür bitki” anlamlarına geldiği de belirtilir.

 

            Merhûm Prof.Dr.Harun Tolasa’nın eserinde ele alınmayan3 âb-dâr sıfatı, tezkirelerde ve beyitlerde istiâre yoluyla ve mecâzî anlamıyla, şiir değerlendirmeleri için kullanılır. Terkibin aynı anlamda Fars edebiyatında kullanıldığı, Z.Şükûn’un verdiği örneklerden anlaşılmakta, Türk edebiyâtına da İran edebî geleneğinden girdiği görülmektedir.

 

 

            A-Tezkirelerde âb-dâr

 

Tezkirelerde kullanılan âb-dâr terkibiyle ilgili örnekler şöyledir:

 

            Latîfî, Akşemsettin-zade Hamdî’nin şiiri için şöyle der: “Bir nazm-ı âb-dârdur ki, reng ü çâşnî ve elfâz u me’ânî hüsn-i ibârât ve lutf-ı isti’ârât derece-i gâyetde ve serhad-i nihâyetde i’câza karîn sihr-i mübîndür” (137). Latîfî, Hamdî’nin şiiri için önce genel olarak âb-dâr sıfatını kullandıktan sonra, diğer özellikleri sıralar. Latîfî’ye göre bir şiirin âb-dâr olabilmesi için, renk, çeşni, söz, mânâ, ibâreler ve isti’âreler açısından mükemmel, ve mûcîzeye yakın bir şekilde apaçık bir büyü olmanın son sınırında olması gerekir.

            Latîfî, Necâtî’nin şiirini değerlendirirken şiirin, âb-dâr olması şartına, “revân-bahş: canlandırıcı, can bağışlayıcı” özelliği de ilâve eder: “....şi’r-i revân-bahş-ı âb-dârla şu’arâ-i Rûm’un yüzi suyıdur.” (325).

 

            Hasan Çelebi, bâzı şâirlerin şiirleri için sâdece âb-dâr sıfatını kullanır ve bu sıfata anlam zenginliği katacak ilâvelerde bulunmaz: Edirneli Zamânî için, “tab’ı şi’re mülâyim olmağla, nazm-ı eş’ârı ve makbûl-i tabâyi-i metâli-i âb-dârı vardur.” (I/465); Şerîf için, “Lâik-ı kabûl eş’ârı âb-dârı..... vardur.” (I517); Mâlîkî için “Bu eş’âr-ı âb-dâr ol zât-ı büzürg-vârun netice-i tab’ı dürer-bârıdur.” (II/846); Mustafâ için, “Ma’ârif-i bî-şümârlarından biri ki nazm-ı âb-dârdur.” (II/909); Azmî-zâde Mustafa için, “Hâlâ eş’âr-ı âb-dâra gûşiş....... üzeredür.” (II/911).

 

            H.Çelebi, Celîlî ve Neylî için yaptığı değerlendirmelerde ise, âb-dâr’a anlam zenginliği katacak bazı ibâreler kullanılır. Celîlî ile ilgili olarak yapılan değerlendirmede, âb-dâr ile birlikte belâgat-şi’âr sıfatı kullanılır ki, bundan da, âb-dâr şiirin belîğ olması gerektiği anlaşılır: “Bu birkaç metâli’ ü eş’âr-ı âb-dâr ol şâ’ir-i belâgat-şi’ârun yâdigâr-ı kalem-i mu’ciz-âsârıdur.” (I/260) H.Çelebi bu değerlendirmesinde, inci gibi süs eşyaları için de kullanılan âb-dâr sıfatını, şiiri tavsif etmek amacıyla kullanıldığını, “disâr=saçmak” kelimesini kullanarak göstermiştir.

 

            Neylî için yaptığı değerlendirmede, H.Çelebi’nin bir şiirin âb-dâr olabilmesi için musanna ve muhayyel olması gerektiğini belirttiği anlaşılır: “........latîf eş’ârı ve musanna’ u muhayyel metâli’-i âb-dârı vardur.” (II/1028).

 

            Hasan Çelebi’nin, Câfer Çelebi, Ömer Bey, Merdümî, Mu’înî ve Molla Çelebi için yaptığı değerlendirmelerde, âb-dâr sıfatını, “le’âlî: inciler” için kullanılır ve şiir, istiâre yoluyla inciye benzetilmiş olur. Bu benzetmede, inci ve şiirin, belirli özelliklerle dizilmiş olması ve güzellikleri, benzetme yönünü oluşturur. H.Çelebi, “le’âlî” ile birlikte inci ile ilgisi olan “nisâr, kân, cevâhir, gavvâs, deryâ, arûs, gûşvâr, bihâr, zehhâr” gibi kelimeleri de kullanır. (250, 697, 891, 919, 930). Tîğî için yaptığı değerlendirmede ise H.Çelebi, şâirin mahlası olan “tîğ:kılıç” kelimesinin sıfatı olarak da kullanılan, âb-dâr’ı şiir ile birlikte şöyle kullanılır: “Tîğ-ı eş’âr-ı âb-dârı i’tîbâr-ı ehl-i nazar ile saykal u cilâ bulmışdur.” (I/236).

 

            Aynı anlam zenginliğinde olmamakla berâber Riyâzî de, Azerî, Şâhî, Tıflî, Bursalı Rahmî, Müslimî ve Yetim hakkında yaptığı değerlendirmelerde, âb-dâr sıfatını, şiir ve mânâ için kullanmıştır. Riyâzî, Azerî için “Bu eş’âr-ı âb-dâr ol tıynet-i pâkden ser-zede olmış yürimişdür.” (30); Şâhi için, “Elfâz-ı rengîni gül-zâr-ı cinândan nümûdâr, tahtında olan me’ânî-i âb-dârı mâ-sadak-ı tecrî min tahtihe’l-enhâr olmuşdur.” (135); Tıflî için, “.....güft ü gûy-ı eşâr-ı âb-dâra isti’dâd-ı fıtratdan ruhsât-yâfte-i iktidâr olmağın...” (151) ifâdelerini kullanmış; Riyâzî, Rahmî için, Azerî hakkında kullandığı ifadeye benzer bir tavsîfte (109, 168) bulunmuştur.

 

            Müslimî için sarfettiği ifadede ise Riyâzî, âb-dâr sıfatının meyve ile olan ilişkisini de önünde bulundurarak ve şâirin adı olan Müslîmî kelimesini de zikretmek sûretiyle,şiiri müslîmî elmâ’sına benzeterek, şu değerlendirmeyi yapar: “...nazm-ı âb-dârı, misâl-i sîb-i müslîmî, dest-i hoş-kabûl olmak mertebesine vusûl bulmış idi.” (217)

 

            Riyâzî, Yetim’i değerlendirdiği cümlesinde ise, âb-dâr’ın inci ile olan ilişkisine işâret ederek Yetim’in şiirini över: “Hakkâ ki, gevher-i nazm-ı âb-dârı, reşk-i dürr-i yetîmdür.” (267). Riyâzî, bu ifâdesinde, en büyük ve en değerli inciyi ifâde eden “dürr-i yetîm” ile şâirin mahlası arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir.

 

            Râmiz, tezkiresinde4 Câzim, Cevdet ve Selim mahlaslı şâirler hakkında yaptığı değerlendirmelerle âb-dâr sıfatını kullanır.

 

            Râmiz için bir şiirin âb-dâr’lığı “dil-pesend ve nâzikâne” olmasını gerektirir. O, Câzim ile ilgili değerlendirmede, örnek olarak iktibas etmediği gazel için şöyle der: “Eş’âr-ı nâzikâneleri bî-mânend pür-gû-tabi’at bir şâ’ir-i mâhir-i dil-pesend olmağla tahrir ü âsârlarından bu gazel-i âb-dâr tastir olundu” (59). Râmiz, Cevdet ve Selim’in birer gazelleri için de âb-dâr sıfatını kullanır (61, 164-165), fakat sâdece Selimi’den iktibas yapar.

 

 

            B-Şiirlerde âb-dâr

 

            Şâirler, dîvanlarındaki5 şiirlerinde, âb-dâr sıfatını, sevgilinin dudağı, dişi ve beni için; ayrıca, meyve, kılıç ve tab’ (yaradılış) için kullanırlar.

 

            İshak Çelebi’nin şu beyitlerinde, âb-dâr, sevgilinin dudağının sıfatıdır:

 

                                   Hammâma girdi nâz ile bir sim-ten güzel

                                   Leb âb-dâr zülf mutarrâ beden güzel

                                                                                  (160/1)

 

                                   Bûse virdükçe agzımız sulanur

                                   Mîve-i âb-dârı kim sevmez

                                                                       (100/4)

            İshak Çelebi, şu beytinde, âb-dâr sıfatını yine sevgilinin dudağı için kullanır; fakat devreye üzerinde çiy tâneleri olan gonca girer:

 

                                  

Bir la’l-i âb-dâr sanur goncayı gören

                                   Lü’lû-yi pâkdür sadef-i gülde jâleler

                                                                                  (32/3)

 

            Ahmet Paşa da, dudağa benzettiği la’l için âb-dâr sıfatını kullanır:

 

                                  

Didüm ki şeh gelür ne dökersin ayağına

                                   Didi ki leblerinden iki âb-dâr la’l

                                                                                  (K.12/20)

 

            Mezâkî, incinin denizden çıkarıldığını da çağrıştırarak, la’le benzettiği dudağın  âb-dâr olduğunu söyler:

 

                                  

Der-kenâr itmiş anı bahr-i melâhat

                                   Hâl-i anber-bû ki la’l-i âb-dâr üstindedir

                                                                                  (154/4)

 

            Ahmet Paşa bir başka beytinde, inciye benzettiği dişler için aynı sıfatı kullanır:

 

                                   Girih girih resen-i müşg-bârı mı analum

                                   Dizin dizin güher-i âb-dârı mı analum

                                                                                  (189/5)

 

            Bâki, Nâili ve Nedîm bâzı beyitlerinde, âb-dâr sıfatını kılıç için kullanır.

 

            Gâyetde teşne idi gönül âb-ı vasluna

            Susızlığı kesdi o şemşir-i âb-dâr

                                               (Bâki, 48/7)

 

            Tâ kim hemîşe şu’le-i şemşîr-i âb-dâr

            Hâşâk-i bagye sûziş-i berk-ı cehân verir

                                               (Nedîm, K.III/73)

 

            Var iken destindeki şemşîr-i tîz ü âb-dâr

            Kim bakar âyâ o mâhın gırre-i tâbânına

                                               (Nedîm, K.XVII/63)

 

Âb-dâr’ın kılıcın sıfatı için kullanılması, Aşkî (45/7) ve Nâilî (186/7)7de de görülür.

 

Necâti, bir kasîde beytinde, âb-dâr’ı yaradılışın bir sıfatı olarak zikreder:

 

                        Yakdı zillet nârına ben hâki tab’-ı âb-dâr

                        Nitekim her dem gül-âb için yanar nâ-çâr gül

                                                                                  (K.15/139)

 

Nâilî, bir beytinde, âb-dâr ile, gözün benzeneni (müşebbehün bih) olarak kullandığı “nergis”i nitelendirir:

                        Helâk-i reşg-i nigâhız o şûha biz de egerçi

                        O reng nergis-i mahmûr-ı âb-dârına düşmüş

                                                                                  (186/2)

 

Yukarıda zikredilen beyitlerin tamâmında, âb-dâr, “tâze, parlak, tarâvetli” anlamlarında kullanılmıştır.

 

Bâzı mahlas beyitlerinde şâirler, şiirlerindeki yeni söyleyiş, anlam ve hayalleri ifâde etmek için, “tâze” ve “ter” sıfatlarını kullanırlar:

 

                        Halel-pezîr ise resm-i kühen aceb mi Nedîm

                        Bu tâze şi’rümüzün i’tibârı bâkîdür

                                                                       (Nedîm-i Kadîm, 9/6)

                       

Mazmûn-ı iştiyâkî hem müjde-i telâkî

                        Ehl-i dile Mezâkî bu şi’r-i ter mübârek

                                                                       (K.3/16)

 

                        Gûş it Mezâkî bu gazel-i nev-besteyi

                        Tâze-zebân tâze-edâ tâze-bestedür

                                                                       (147/6)

 

                        Zemin-i tâzede bir ter gazel tarh eyledin Sâbit

                        Nazîre söyleyince hayli yârân-ı safâ terler

                                                                       (101/5)

                                   Degildir tâze-gû yârâna peyrev Nâilî ammâ

                                   Yine inkâr olunmaz şâ’ir-i nâzik-tabî’atdır

 

            Şâirlerin kendi şiirleri için tâze sıfatı kullanmakla, hayâl, mânâ, edâ, tarz ve üslûb açılarından eski şiirler ile kendi şiirleri arasındaki farkı belirtmeyi amaçlamıştır. Demek ki, şâirler kendi eserlerindeki yeniliği “ter” ve “tâze”sıfatlarıyla nitelemektedirler. Şâirlerin, bu sıfatları kullanmadıkları beyitlerde, benzer özelliklerle ve aynı amaç için âb-dâr terkibini kullanmaları dikkati çeker.

 

            Mesîhî, âb-dâr olarak nitelediği gazelinin, bütün şâirlerin ocaklarını söndürdüğünü, terkipteki âb kelimesinin gerçek anlamını çağrıştırarak şöyle söyler:

 

                                   Beyti ocağına su koyan cümle şâ’irün

                                   Cânâ Mesîhî’nün gazel-i âb-dârıdur

                                                                                  (49/5) (Hayâlî 88/5)

 

            Ahmet Paşa, sevgiliye âit uzuvlarla berâber zikrettiği şiirlerinin niteliklerini, “hûb, rengîn, latîf” sıfatlarıyla berâber âb-dâr’ı da zikrederek verir:

 

           

 

Hatt ü la’l ü kadd ü ruhsârun anup eş’ârumı

                                   Hûb u rengîn ü latîf ü âb-dâr itsem gerek

                                                                                              (152/7)

            Ahmet Paşa, şu beytinde ise kelâm (söz) ile âb-dâr inci arasında bir ilişki kurar:

 

                                   Öykünmez idi lutf-ı kelâmunla zihnüne

                                   Olmasa cây-gâh-ı dür-i âb-dâr âb

                                                                       (K.36/45)

 

            Bâkî, şu iki beytinde, âb-dâr terkibindeki âb’ın gerçek anlamını da çağrıştırarak, terkîbi, şiirlerinin özelliğini belirtmek üzere kullanır ve âb-dâr’ın terim anlamını “letâfet” ile zenginleştirir:

 

                                   Bâkî letâfet-i gazel-i âb-dârunı

                                   Hakkâ budur ki görmedük âb-ı zülâlde

                                                                                  (451/4)

 

 

                                   Bâkî yanardı tâb-ı teb-i hecr-i yâr ile

                                    Su sepmeyeydi yüreğine şi’r-i âb-dâr

                                                                                  (383/5)

 

            Bâkî’nin gerçek anlamını da vurgulayarak zikrettiği âb-dâr terkibinin kullanıldığı ikinci beytindeki hayâli, İshak Çelebi de, kendi şiiri için söyler:

 

                                   Şâ’irlerin yüzi suyı İshak nazmıdur

                                   Kim câna su seper gazel-i âb-dâr ile

                                                                                  (257/7)

 

                                   Ümîdüm ol yine bu teşne-leb hevâdârun

                                   Yüreğine su sepe şi’r-i âb-dârı ile

                                                                                  (257/4)

           

            İshak Çelebi, şu beyitlerinde de, gazelinin vasfı olarak zikrettiği âb-dâr sıfatını, gerçek anlamını çağrıştırarak kullanır:

 

                                   Bî-ihtiyâr âdemin agzı suyı akar

                                   İshâkun anma a gazel-i âb-dârını

                                                                       (322/6)

 

                                   Lebün vasfiyle şi’r-i âb-dârumı

                                   Güzeller eylesün su gibi ezber

                                                                       (73/6)

 

            Şu beytinde ise İshak Çelebi, âb-dâr’ı her hangi bir kelime ile zenginleştirmeden, sâdece şiir için kullanır:

 

                                  

Hâlet ışk ile meclisde

                                   Okınan şi’r-i âb-dâra selâm

                                                                       ‘188/6)

 

            İshak Çelebi, şu iki beytinde, sözleri âb-dâr olan şiirin diğer özellikleri olarak “nâzük” ve “ma’nâ-yı sûz-nâk” sıfatlarını zikreder:

 

                                   İshak nâzük oldı ki şi’rün güzellere

                                   Bir bûseye virür ki tamâm âb-dâr ola

                                                                                  (239/7)

 

                                   Ma’nâ-yı sûz-nâki elfâz-ı âb-dârı

                                   Cem’ ide miydi hâmem ger olmasaydı sâhir

                                                                                              (42/2)

 

            Riyâzî de, âb-dâr’ı mânâ ile berâber kullanarak, parlak, yeni, orijinal mânâların, kendisine bir mülk olarak verildiğini şöyle söyler:

 

           

                        Ben ey Riyâzî Âsafî-î mülk-i nazm olup

                                   Virildi hâss bana me’ânî-i âb-dâr

                                                                                  (107/5)

 

            Aşağıdaki beytinde ise İshak Çelebi, bir poetikacı gibi davranarak, bir şiirin âb-dâr olabilmesi için, “latîf” “nâzük” ve “şîrîn” de olması gerektiğini belirtir:

 

Olsa latîf ü nâzük ü âb-dâr

Bir bûseye ne varıki degmez mi bir gazel

                                               (159/4)

 

            Şiirlerinin âb-dâr olduğu konusunda hayli iddiâlı olan bir başka şâir de Mezâkî’dir. O, 9 gazelin mahlas beyitlerinde, bu sıfatı sayıca daha fazla kullanan bir edebî şahsiyettir. Mezâkî’nin beyitleri şunlardır:

 

                                   Mezâkî meclis-i irfânda olmasun yârân

                                   Bu gûne bir gazel-i âb-dârdan gâfil

                                                                                  (289/8)

 

                                   Ey Mezâkî böyle nazm-ı âb-dârun seyr idüp

                                    Hûn-ı reşk-i gevher-i nâ-yâb gelsün çeşmüne

                                                                                              (377/7)

 

                                   Salâ dil-teşnegân-ı vâdî-i pür-sûz-ı güftâra

                                   Mezâkî çeşmesâr-ı bâğ-ı nazm-ı âb-dâruz biz

                                                                                              (168/9)

 

                                  

 

N’ola Mezâkî yine dür-efşân-ı nazm olsam

                                   Bu lüccenün güher-i âb-dârı bâkîdür

                                                                                              (127/9)

 

                                   Lü’lû-yı âb-dâr-ı sühanla Mezâkiyâ

                                   Bu silk-i ber-keşîde acep ber-güzîdedür

                                                                                              (115/9)

           

                                   Ey Mezâkî sezâ-yı la’l-i bütân

                                   Yine bir nazm-ı âb-dârum var

                                                                                  (61/5)

 

                                   Aceb mi nazm-ı Mezâkî’de âb ü tâb ola

                                   Tahayyül-i gazel-i âb-dârı âteşdür

                                                                                  (77/5)

 

                                   Mezâkî başladı şevk ile tarh-ı eş’âra

                                   Nazîre gör gazel-i âb-dâra ey bülbül

                                                                                  (276/7)

 

                                  

Mezâkî bülbül-i bâğ-ı sühandür itse n’ola

                                   Bu gûne zîb-i ser-i nazm-ı âb-dârını gül

                                                                                  (275/5)

 

            Görüldüğü üzere, Mezâkî , âb-dâr sıfatını, diğer şâirlerde de olduğu gibi, bâzı beyitlerinde âb’ın gerçek anlamını da çağrıştıracak şekilde, bâzı beyitlerinde ise, incinin sıfatı olarak kullanılmış; fakat bütün beyitlerinde, şiirinin âb-dâr olduğunu ifâde etmiştir. Ancak, Mezâkî’nin, yedinci sırada yer alan beytindeki “tahayyül” kelimesi dışında, âb-dâr’a terim anlamı zenginliği kazandıracak bir tasarrufta bulunmadığı da görülür. Ayrıca bu beyitteki “âb ü tâb; güzellik, parlaklık, tazelik” terkibindeki âb ile âb-dâr’daki âb arasında bir ilişki kurulduğu açıktır.

 

            Sâbit,

 

                                   Sâbit sahîfe-i sühen-i âb-dârumun

                                   Mîzâna çekdi çeşme-i Horşîd cedveli

                                                                                  (354/9)

 

dediği beytinde, âb’ı “su” anlamında kullanıp çeşme ile irtibatlandırarak, âb-dâr’a herhangi bir anlam zenginliği ilâve etmeksizin “söz” için kullanır. Fakat şu beytinde, gene “söz”ü nitelediği âb-dâr şiirinde, “nükte”li olma özelliği arar:

 

                                   Kelâm-ı âb-dârun bezm-i hâss-ı ma’nâda

                                   Gül-âb-ı rûy-ı yârân-ı safâ-yı nükte-gûyâdur

                                                                                              (K.XL/47)

 

 

Nâilî ise, âb-dâr şiirde “hoş-ed┠ özelliği ister:

 

Nazîre söylemeğe Nâ’ilî sühan-sencân

Bu hoş-edâ gazel-i âb-dâr değmez mi

                                               (367/6)

 

            Nedîm, âb-dâr şiirin, “neşât-âver” “pâk” ve “tâze” olması gerektiğini şu beytinde dile getirir:

 

                                   Senin vasfında cânâ bir neşât-âver gazel gördüm

                                   Olursa tâze eş’âr öyle pâk ü âb-dâr olsa

                                                                                              (CXVIII/6)

 

 

 

 

 

            SONUÇ

 

            Gerek tezkire yazarları ve gerekse şâirler, şiir hakkında kullandıkları, âb-dâr kelimesiyle berâber, “renk, çeşni, söz ve mânâ zenginliği, mûcize söyleyiş, sihirli söz, belâgat-şi’âr, musanna, muhayyel, latîf, letâfet, dil-pesend, nâzük, nâzükâne, hûb, şîrîn, sûz-nâk, nükte, hoş-edâ, revân-bahş” gibi isim ve sıfatları da kullanırlar. Birer münekkid olarak da görülebilecek olan tezkire yazarları ve edebî eseri bizzat yazan şâirlerin, şiirleri niteledikleri bir kelime olan âb-dâr’ın anlam alanının içine, “hayallerin zengin ve renkli; anlamların çeşnili; ifâdelerin san’atli, anlam ve söyleyişin gönlün beğeneceği nâziklikte (söyleyiş ve anlam olarak kaba-saba değil), iyi ve güzel, tatlı, yakıcı, ince anlam farklılıklarına sâhip, ifâde edilişi ve söyleyişi güzel ve canlılık katıp yaşama sevinci” gibi ilâvelerde bulunarak, bu kavramı zenginleştirirler. Bütün bu özellikler ile berâber, âb-dâr’ın gerçek ve mecâzî anlamları birleştiğinde, âb-dâr olarak nitelendirilen şiirin, yeni, tâze, parlak, güzel, çarpıcı olma gibi özelliklerinin olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir şiirin, diğer şiirlerden ayrıldığı nokta, orijinal (özgün) olma iddiasıdır. Öyleyse âb-dâr’a, tarz, üslûp, edâ, kelime hazinesi, hayâl, mânâ ve şiir  tekniği açılarından orijinal anlamı vermek mümkündür.

 

            Tezkirelerde ve beyitlerde zikredilen anlamlarıyla, bir edebiyat terimi olarak âb-dârın işlenmesi kadar, bu kavramla nitelenen gazellerin veyâ beyitlerin, âb-dâr sıfatını hak edip etmediklerinin gün ışığına çıkarılması da önemlidir. Ancak, klâsik Türk şiirini oluşturan kelime hazinesi ve imaj dünyası henüz bütünüyle tespit edilemediği için, âb-dâr olarak nitelenen gazel veyâ beyitlerin, diğer şiirlerle mukâyeselerinin yapılması, henüz imkân dâhilinde değildir.

______________________________________

 

            1).Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, (Haz.:İbrâhim Kutluk), Ankara 1978, 2

    cild,

   .Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, İstanbul 1314

   .Nâmık Açıkgöz, Riyâzü’ş-Şu’arâ, Riyâzî Mehmet Efendi, (Metin-Dizin)

    Ankara1982 (Ank.Ün.DTCF, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)

2).Hasan Amid, Ferheng-i Amîd, Tahran, 1358.

   .Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara 1996

    (13.baskı)

   .F.Steingass, A Comprehensive Persian-English Dictionary, Beyrut 1975

   .James W.Redhause, Turkish and English Lexicon, İstanbul 1992

   .Şemsettin Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, İstanbul 1978

   .Ziyâ Şükûn, Ferheng-i Ziya, İstanbul 1945-1946

3) Harun Tolasa, Sehî, Latîfî, Aşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16.yy’da

    Edebiyat Araştırma ve Eleştiri, İzmir 1983; ayrıca, bakınız, Nâmık Yaykınlı

    (Açıkgöz), Dîvân Edebiyatında Tenkid, Doğuş Edebiyat, Ankara, Haziran

    1982, s.3, s.14-16.

4)Sâdık Erdem, Râmiz ve Adâb-ı Zürefâ’sı, Ankara 1994

            5) Bu çalışmada kullanılan dîvanlar:

               .Abdülbâkî Gölpınarlı, Nedim Dîvanı, İstanbul1972

               .Ahmet Mermer, Mezâkî, Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanı’nın Tenkidli

    Metni, Ankara 1991.

   .Ali Nihad Tarlan, Necâti Bey Dîvanı, İstanbul 1963

   .A.N.Tarlan, Ahmed Paşa Divanı, İstanbul 1966

   .Haluk İpekten, Nâilî-i Kadim Dîvanı, İstanbul1970

   .İskender Pala, Aşkî ve Divanından Seçmeler, Ankara 1988

   .Mehmet Çavuşoğlu, M.Ali Tanyeri, Üslüplü İshak Çelebi, Dîvân-Tenkidli

    Basım, İstanbul 1990

   .Mine Mengi, Mesîhî Dîvanı, Ankara 1995

   .Nâmık Açıkgöz, Riyâzî, Hayatı, Eserleri ve Edebî Kişiliği, (Dîvan, Sâkî-

    nâme ve Düstûrü’l-Amel’in Tenkidli Metni), (Basılmamış Doktora tezi)

    Fırat Ün.Sosyal Bilimler Ens. Elazığ 1986

   .Recep Toparlı, Bosnalı Alâettin Sâbit Dîvanı, Sivas 1991

   .Sabahattin Küçük, Bâkî Dîvanı, Ankara 1994.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            KLÂSİK TÜRK ŞİİRİ TENKİD TERMİNOLOJİSİ

VE

“ÂB-DÂR” ÖRNEĞİ*

 

 

 

Prof.Dr.Nâmık AÇIKGÖZ

 

            600 yıl kadar süren Osmanlı medeniyetinin en önemli kültür şûbelerinden birisi olan edebiyat, kendi devrinde tenkîdî bir anlayış geliştirdiği hâlde, bu büyük birikimin modern metodlarla incelenerek bir tenkîd terminolojisi, henüz oluşturulmamıştır.

 

 

            DEĞERLENDİRME KELİMELERİ

 

            Klâsik Türk şiiri tenkîd edilirken, nazım türü, vezni, kelime hazînesi, kelimelere yüklenen gerçek veyâ mecâzî anlam ve bunların birbirleriyle münâsebetleri, beyitlerde kullanılan sesler, genel olarak, “edâ, tarz, üslûp, lafz, mânâ, hayâl...” gibi isimlerle ifâde edilmiştir. Bu isimler için ve sıfatlardan bâzıları şunlardır:belâgat-şi’âr, beliğ, bezle-gûne, bî-tekellüf, dakîk, dil-cûy, dil-güşâ, engîz, fasih, fesâhat-şi’âr, garrâ, güşâde halâvet, hâlet, hâss, hâyîde, hem-vâr, hoş-âyende, hoş-tab’-âne, ibdâ, ihtirâ, işret-engiz, latîf, latîfe-nümûne, letâfet, mahsûs, matbû, melâhat, mevzûn,  muhayyel,  musanna, nâ-

hem-vâr, nâzikâne, nefîs, nezâket, pâkîze, pesendîde, pür-kâr, pür-sûz, rekîk, rengîn, revân-bahş, sâde, sâde, sâhir, sathî, selis, sihr-kâr, şîrîn, şîrîn-kâr, sühan-güzâr, şûr, sûz-engîz, tirzîk, vasat, zevk-âmiz....” Diğer tezkirelerde de olmakla berâber, incelenen Latîfî, Hasan Çelebi ve Riyâzî1 tezkirelerinden derlenen değerlendirmelerle bu tür ibârelerin artacağı açıktır.

 

Tezkireciler, şâirleri değerlendirirken yukarıda verilen ibârelerin birini veyâ bir kaçını, bir beyit, bir gazel veyâ kaside, veyâ topyekûn bir divan için kullanırlar. Bunlardan birkaç örnek zikredelim:

 

            Latîfî, Behlûl’ün şiiri için, “güşâde, hoş-âyende” (106); Hâfız-ı Konevî için “eş’ârı ol kadar mevzûn u muhayyel ü masnû’ değüldür.” (125); Habîbî için, “Bir tarz-ı

 

 

*)Bu makâle,Türk Kültürü İncelemeleri,İstanbul 200,S.2,s.149-160’ta neşredilmiştir.

 

 

hâssı ve üslûb-ı mahsûsı vardur (127); Revânî için, “eş’âr-ı zevk-âmîz ve güftâr-ı işret-engîz” (170); Neşrî’nin bir beyti için “tirzîk: saçma” (324) nitelemelerini yapar ve şiire aklı ermeyenlerin, Zâti’nin şiirleri için (160); bâzı ibâreleri yeni duyanların da, Necâtî’nin şiirleri için “tirzîk” dediklerini kaydeder (327). Hasan Çelebi, Ahmet Paşa’nın şiirini değerlendirirken “hâlet”, “nezâket” ve “selâset” (134, 135), Ahmet Rıdvan’ın şiirleri için “mücerred bir kelâm-ı mevzûn” (149); Âgehî’nin gemiciler ıstılâhını kullandığı kasidesi için “garr┠(169); Asafî’nin şiiri için “rakîk, rikkat” (165); Cemâlî’nin şiirinin edâsı için “hoş-âyende” (197); Sâfî’nin şiiri için “sûz-nâk” (547) ifadelerini kullanır.

 

            Riyâzî, Bâki’nin şiiri için “belâgat-şi’âr” (51); Hudâyî’nin dîvânı için “mu’ciz-âsâr” (90); Edirneli Hızrî’nin şiiri için “güşâde, sâde” (94) Hayâlî Bey’in şâirliği için “şâir-i şîrîn-kâr” (96); Şemsî’nin şiiri için “hoş –tâb’âne” (131) Sûzî’nin şiiri için “pürsûz” (131); Şâhî’nin şiiri için “rengîn”; Me’âlî’nin şiirleri için “bezle-gûne ve lâtîfe-nümûne” (208); Necâtî Bey’in şâirliği için “sâhir” (235); Alaşehirli Veysî’nin şiirleri için “debdebe-i tumturak- ibârât-ı tannâne” (258) sıfatlarını kullanır.

 

            Yukarıda verilen sıfatların çoğu, birer edebiyat terimi değildir; bunlar genel dilden istiâre yoluyla alınıp edebî metnin değerlendirilmesinde mecâzî anlamlarıyla kullanılan kelimelerdir. Fakat, çoğu sıfat olan bu kelimelerin edebiyat terimi olarak kullanılabilmesi için, anlam alanlarının ve işâret ettikleri özelliklerin belirlenmesi gerekir. Böylece, klâsik Türk şiiri tenkîd terminolojisinin oluşturulmasına katkıda bulunulmuş olunacaktır. “fesâhat, belâgat, fasîh, belîğ”gibi isim ve sıfatların işlenmiş olmaları, edebî bir terim olarak kullanılmalarını sağlamıştır. Her biri ayrı ayrı incelenip işlenerek terim zenginliği ve özelliği kazandırılması gereken sıfatlardan birisi de âb-dâr dır.

 

 

            ÂB-DÂR

 

            Şâirlerin beyitlerinde ve tezkirecilerin değerlendirme kısımlarında veyâ örneğe geçiş cümlelerinde kullandıkları âb-dâr sıfatı, Farsça bir terkibdir ve âb (su) kelimesi ile dâşten (sâhip olmak) fiilinin geniş zaman kökünün bir araya getirilmesiyle yapılmıştır.

 

            âb-dâr terkibi’nin karşılığı, sözlüklerde2, “sulu, ıslak, kaliteli su, parlak, latîf, tâze, güzel, hoş, tarâvetli, şâdâb, halâvetli, revnaklı, hayat verici öz, yeşil ve bereketli bitki; akıcı (mısra, şiir), nükteli hoş sohbet, zengin fikirler bilen, nükteli söz söyleyen, güzel, memnûniyet verici...” gibi sıfatlarla ifâde edilmiştir. Terkibin kılıç, meyve, cevâhir ve benzerlerine sıfat olarak kullanıldığı ve cemiyet ve şeref sâhibi; hurma lifine benzer bir tür bitki” anlamlarına geldiği de belirtilir.

 

            Merhûm Prof.Dr.Harun Tolasa’nın eserinde ele alınmayan3 âb-dâr sıfatı, tezkirelerde ve beyitlerde istiâre yoluyla ve mecâzî anlamıyla, şiir değerlendirmeleri için kullanılır. Terkibin aynı anlamda Fars edebiyatında kullanıldığı, Z.Şükûn’un verdiği örneklerden anlaşılmakta, Türk edebiyâtına da İran edebî geleneğinden girdiği görülmektedir.

 

 

            A-Tezkirelerde âb-dâr

 

Tezkirelerde kullanılan âb-dâr terkibiyle ilgili örnekler şöyledir:

 

            Latîfî, Akşemsettin-zade Hamdî’nin şiiri için şöyle der: “Bir nazm-ı âb-dârdur ki, reng ü çâşnî ve elfâz u me’ânî hüsn-i ibârât ve lutf-ı isti’ârât derece-i gâyetde ve serhad-i nihâyetde i’câza karîn sihr-i mübîndür” (137). Latîfî, Hamdî’nin şiiri için önce genel olarak âb-dâr sıfatını kullandıktan sonra, diğer özellikleri sıralar. Latîfî’ye göre bir şiirin âb-dâr olabilmesi için, renk, çeşni, söz, mânâ, ibâreler ve isti’âreler açısından mükemmel, ve mûcîzeye yakın bir şekilde apaçık bir büyü olmanın son sınırında olması gerekir.

            Latîfî, Necâtî’nin şiirini değerlendirirken şiirin, âb-dâr olması şartına, “revân-bahş: canlandırıcı, can bağışlayıcı” özelliği de ilâve eder: “....şi’r-i revân-bahş-ı âb-dârla şu’arâ-i Rûm’un yüzi suyıdur.” (325).

 

            Hasan Çelebi, bâzı şâirlerin şiirleri için sâdece âb-dâr sıfatını kullanır ve bu sıfata anlam zenginliği katacak ilâvelerde bulunmaz: Edirneli Zamânî için, “tab’ı şi’re mülâyim olmağla, nazm-ı eş’ârı ve makbûl-i tabâyi-i metâli-i âb-dârı vardur.” (I/465); Şerîf için, “Lâik-ı kabûl eş’ârı âb-dârı..... vardur.” (I517); Mâlîkî için “Bu eş’âr-ı âb-dâr ol zât-ı büzürg-vârun netice-i tab’ı dürer-bârıdur.” (II/846); Mustafâ için, “Ma’ârif-i bî-şümârlarından biri ki nazm-ı âb-dârdur.” (II/909); Azmî-zâde Mustafa için, “Hâlâ eş’âr-ı âb-dâra gûşiş....... üzeredür.” (II/911).

 

            H.Çelebi, Celîlî ve Neylî için yaptığı değerlendirmelerde ise, âb-dâr’a anlam zenginliği katacak bazı ibâreler kullanılır. Celîlî ile ilgili olarak yapılan değerlendirmede, âb-dâr ile birlikte belâgat-şi’âr sıfatı kullanılır ki, bundan da, âb-dâr şiirin belîğ olması gerektiği anlaşılır: “Bu birkaç metâli’ ü eş’âr-ı âb-dâr ol şâ’ir-i belâgat-şi’ârun yâdigâr-ı kalem-i mu’ciz-âsârıdur.” (I/260) H.Çelebi bu değerlendirmesinde, inci gibi süs eşyaları için de kullanılan âb-dâr sıfatını, şiiri tavsif etmek amacıyla kullanıldığını, “disâr=saçmak” kelimesini kullanarak göstermiştir.

 

            Neylî için yaptığı değerlendirmede, H.Çelebi’nin bir şiirin âb-dâr olabilmesi için musanna ve muhayyel olması gerektiğini belirttiği anlaşılır: “........latîf eş’ârı ve musanna’ u muhayyel metâli’-i âb-dârı vardur.” (II/1028).

 

            Hasan Çelebi’nin, Câfer Çelebi, Ömer Bey, Merdümî, Mu’înî ve Molla Çelebi için yaptığı değerlendirmelerde, âb-dâr sıfatını, “le’âlî: inciler” için kullanılır ve şiir, istiâre yoluyla inciye benzetilmiş olur. Bu benzetmede, inci ve şiirin, belirli özelliklerle dizilmiş olması ve güzellikleri, benzetme yönünü oluşturur. H.Çelebi, “le’âlî” ile birlikte inci ile ilgisi olan “nisâr, kân, cevâhir, gavvâs, deryâ, arûs, gûşvâr, bihâr, zehhâr” gibi kelimeleri de kullanır. (250, 697, 891, 919, 930). Tîğî için yaptığı değerlendirmede ise H.Çelebi, şâirin mahlası olan “tîğ:kılıç” kelimesinin sıfatı olarak da kullanılan, âb-dâr’ı şiir ile birlikte şöyle kullanılır: “Tîğ-ı eş’âr-ı âb-dârı i’tîbâr-ı ehl-i nazar ile saykal u cilâ bulmışdur.” (I/236).

 

            Aynı anlam zenginliğinde olmamakla berâber Riyâzî de, Azerî, Şâhî, Tıflî, Bursalı Rahmî, Müslimî ve Yetim hakkında yaptığı değerlendirmelerde, âb-dâr sıfatını, şiir ve mânâ için kullanmıştır. Riyâzî, Azerî için “Bu eş’âr-ı âb-dâr ol tıynet-i pâkden ser-zede olmış yürimişdür.” (30); Şâhi için, “Elfâz-ı rengîni gül-zâr-ı cinândan nümûdâr, tahtında olan me’ânî-i âb-dârı mâ-sadak-ı tecrî min tahtihe’l-enhâr olmuşdur.” (135); Tıflî için, “.....güft ü gûy-ı eşâr-ı âb-dâra isti’dâd-ı fıtratdan ruhsât-yâfte-i iktidâr olmağın...” (151) ifâdelerini kullanmış; Riyâzî, Rahmî için, Azerî hakkında kullandığı ifadeye benzer bir tavsîfte (109, 168) bulunmuştur.

 

            Müslimî için sarfettiği ifadede ise Riyâzî, âb-dâr sıfatının meyve ile olan ilişkisini de önünde bulundurarak ve şâirin adı olan Müslîmî kelimesini de zikretmek sûretiyle,şiiri müslîmî elmâ’sına benzeterek, şu değerlendirmeyi yapar: “...nazm-ı âb-dârı, misâl-i sîb-i müslîmî, dest-i hoş-kabûl olmak mertebesine vusûl bulmış idi.” (217)

 

            Riyâzî, Yetim’i değerlendirdiği cümlesinde ise, âb-dâr’ın inci ile olan ilişkisine işâret ederek Yetim’in şiirini över: “Hakkâ ki, gevher-i nazm-ı âb-dârı, reşk-i dürr-i yetîmdür.” (267). Riyâzî, bu ifâdesinde, en büyük ve en değerli inciyi ifâde eden “dürr-i yetîm” ile şâirin mahlası arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir.

 

            Râmiz, tezkiresinde4 Câzim, Cevdet ve Selim mahlaslı şâirler hakkında yaptığı değerlendirmelerle âb-dâr sıfatını kullanır.

 

            Râmiz için bir şiirin âb-dâr’lığı “dil-pesend ve nâzikâne” olmasını gerektirir. O, Câzim ile ilgili değerlendirmede, örnek olarak iktibas etmediği gazel için şöyle der: “Eş’âr-ı nâzikâneleri bî-mânend pür-gû-tabi’at bir şâ’ir-i mâhir-i dil-pesend olmağla tahrir ü âsârlarından bu gazel-i âb-dâr tastir olundu” (59). Râmiz, Cevdet ve Selim’in birer gazelleri için de âb-dâr sıfatını kullanır (61, 164-165), fakat sâdece Selimi’den iktibas yapar.

 

 

            B-Şiirlerde âb-dâr

 

            Şâirler, dîvanlarındaki5 şiirlerinde, âb-dâr sıfatını, sevgilinin dudağı, dişi ve beni için; ayrıca, meyve, kılıç ve tab’ (yaradılış) için kullanırlar.

 

            İshak Çelebi’nin şu beyitlerinde, âb-dâr, sevgilinin dudağının sıfatıdır:

 

                                   Hammâma girdi nâz ile bir sim-ten güzel

                                   Leb âb-dâr zülf mutarrâ beden güzel

                                                                                  (160/1)

 

                                   Bûse virdükçe agzımız sulanur

                                   Mîve-i âb-dârı kim sevmez

                                                                       (100/4)

            İshak Çelebi, şu beytinde, âb-dâr sıfatını yine sevgilinin dudağı için kullanır; fakat devreye üzerinde çiy tâneleri olan gonca girer:

 

                                  

Bir la’l-i âb-dâr sanur goncayı gören

                                   Lü’lû-yi pâkdür sadef-i gülde jâleler

                                                                                  (32/3)

 

            Ahmet Paşa da, dudağa benzettiği la’l için âb-dâr sıfatını kullanır:

 

                                  

Didüm ki şeh gelür ne dökersin ayağına

                                   Didi ki leblerinden iki âb-dâr la’l

                                                                                  (K.12/20)

 

            Mezâkî, incinin denizden çıkarıldığını da çağrıştırarak, la’le benzettiği dudağın  âb-dâr olduğunu söyler:

 

                                  

Der-kenâr itmiş anı bahr-i melâhat

                                   Hâl-i anber-bû ki la’l-i âb-dâr üstindedir

                                                                                  (154/4)

 

            Ahmet Paşa bir başka beytinde, inciye benzettiği dişler için aynı sıfatı kullanır:

 

                                   Girih girih resen-i müşg-bârı mı analum

                                   Dizin dizin güher-i âb-dârı mı analum

                                                                                  (189/5)

 

            Bâki, Nâili ve Nedîm bâzı beyitlerinde, âb-dâr sıfatını kılıç için kullanır.

 

            Gâyetde teşne idi gönül âb-ı vasluna

            Susızlığı kesdi o şemşir-i âb-dâr

                                               (Bâki, 48/7)

 

            Tâ kim hemîşe şu’le-i şemşîr-i âb-dâr

            Hâşâk-i bagye sûziş-i berk-ı cehân verir

                                               (Nedîm, K.III/73)

 

            Var iken destindeki şemşîr-i tîz ü âb-dâr

            Kim bakar âyâ o mâhın gırre-i tâbânına

                                               (Nedîm, K.XVII/63)

 

Âb-dâr’ın kılıcın sıfatı için kullanılması, Aşkî (45/7) ve Nâilî (186/7)7de de görülür.

 

Necâti, bir kasîde beytinde, âb-dâr’ı yaradılışın bir sıfatı olarak zikreder:

 

                        Yakdı zillet nârına ben hâki tab’-ı âb-dâr

                        Nitekim her dem gül-âb için yanar nâ-çâr gül

                                                                                  (K.15/139)

 

Nâilî, bir beytinde, âb-dâr ile, gözün benzeneni (müşebbehün bih) olarak kullandığı “nergis”i nitelendirir:

                        Helâk-i reşg-i nigâhız o şûha biz de egerçi

                        O reng nergis-i mahmûr-ı âb-dârına düşmüş

                                                                                  (186/2)

 

Yukarıda zikredilen beyitlerin tamâmında, âb-dâr, “tâze, parlak, tarâvetli” anlamlarında kullanılmıştır.

 

Bâzı mahlas beyitlerinde şâirler, şiirlerindeki yeni söyleyiş, anlam ve hayalleri ifâde etmek için, “tâze” ve “ter” sıfatlarını kullanırlar:

 

                        Halel-pezîr ise resm-i kühen aceb mi Nedîm

                        Bu tâze şi’rümüzün i’tibârı bâkîdür

                                                                       (Nedîm-i Kadîm, 9/6)

                       

Mazmûn-ı iştiyâkî hem müjde-i telâkî

                        Ehl-i dile Mezâkî bu şi’r-i ter mübârek

                                                                       (K.3/16)

 

                        Gûş it Mezâkî bu gazel-i nev-besteyi

                        Tâze-zebân tâze-edâ tâze-bestedür

                                                                       (147/6)

 

                        Zemin-i tâzede bir ter gazel tarh eyledin Sâbit

                        Nazîre söyleyince hayli yârân-ı safâ terler

                                                                       (101/5)

                                   Degildir tâze-gû yârâna peyrev Nâilî ammâ

                                   Yine inkâr olunmaz şâ’ir-i nâzik-tabî’atdır

 

            Şâirlerin kendi şiirleri için tâze sıfatı kullanmakla, hayâl, mânâ, edâ, tarz ve üslûb açılarından eski şiirler ile kendi şiirleri arasındaki farkı belirtmeyi amaçlamıştır. Demek ki, şâirler kendi eserlerindeki yeniliği “ter” ve “tâze”sıfatlarıyla nitelemektedirler. Şâirlerin, bu sıfatları kullanmadıkları beyitlerde, benzer özelliklerle ve aynı amaç için âb-dâr terkibini kullanmaları dikkati çeker.

 

            Mesîhî, âb-dâr olarak nitelediği gazelinin, bütün şâirlerin ocaklarını söndürdüğünü, terkipteki âb kelimesinin gerçek anlamını çağrıştırarak şöyle söyler:

 

                                   Beyti ocağına su koyan cümle şâ’irün

                                   Cânâ Mesîhî’nün gazel-i âb-dârıdur

                                                                                  (49/5) (Hayâlî 88/5)

 

            Ahmet Paşa, sevgiliye âit uzuvlarla berâber zikrettiği şiirlerinin niteliklerini, “hûb, rengîn, latîf” sıfatlarıyla berâber âb-dâr’ı da zikrederek verir:

 

           

 

Hatt ü la’l ü kadd ü ruhsârun anup eş’ârumı

                                   Hûb u rengîn ü latîf ü âb-dâr itsem gerek

                                                                                              (152/7)

            Ahmet Paşa, şu beytinde ise kelâm (söz) ile âb-dâr inci arasında bir ilişki kurar:

 

                                   Öykünmez idi lutf-ı kelâmunla zihnüne

                                   Olmasa cây-gâh-ı dür-i âb-dâr âb

                                                                       (K.36/45)

 

            Bâkî, şu iki beytinde, âb-dâr terkibindeki âb’ın gerçek anlamını da çağrıştırarak, terkîbi, şiirlerinin özelliğini belirtmek üzere kullanır ve âb-dâr’ın terim anlamını “letâfet” ile zenginleştirir:

 

                                   Bâkî letâfet-i gazel-i âb-dârunı

                                   Hakkâ budur ki görmedük âb-ı zülâlde

                                                                                  (451/4)

 

 

                                   Bâkî yanardı tâb-ı teb-i hecr-i yâr ile

                                   Su sepmeyeydi yüreğine şi’r-i âb-dâr

                                                                                  (383/5)

 

            Bâkî’nin gerçek anlamını da vurgulayarak zikrettiği âb-dâr terkibinin kullanıldığı ikinci beytindeki hayâli, İshak Çelebi de, kendi şiiri için söyler:

 

                                   Şâ’irlerin yüzi suyı İshak nazmıdur

                                   Kim câna su seper gazel-i âb-dâr ile

                                                                                  (257/7)

 

                                   Ümîdüm ol yine bu teşne-leb hevâdârun

                                   Yüreğine su sepe şi’r-i âb-dârı ile

                                                                                  (257/4)

           

            İshak Çelebi, şu beyitlerinde de, gazelinin vasfı olarak zikrettiği âb-dâr sıfatını, gerçek anlamını çağrıştırarak kullanır:

 

                                   Bî-ihtiyâr âdemin agzı suyı akar

                                   İshâkun anma a gazel-i âb-dârını

                                                                       (322/6)

 

                                   Lebün vasfiyle şi’r-i âb-dârumı

                                   Güzeller eylesün su gibi ezber

                                                                       (73/6)

 

            Şu beytinde ise İshak Çelebi, âb-dâr’ı her hangi bir kelime ile zenginleştirmeden, sâdece şiir için kullanır:

 

                                  

Hâlet ışk ile meclisde

                                   Okınan şi’r-i âb-dâra selâm

                                                                       ‘188/6)

 

            İshak Çelebi, şu iki beytinde, sözleri âb-dâr olan şiirin diğer özellikleri olarak “nâzük” ve “ma’nâ-yı sûz-nâk” sıfatlarını zikreder:

 

                                   İshak nâzük oldı ki şi’rün güzellere

                                   Bir bûseye virür ki tamâm âb-dâr ola

                                                                                  (239/7)

 

                                   Ma’nâ-yı sûz-nâki elfâz-ı âb-dârı

                                   Cem’ ide miydi hâmem ger olmasaydı sâhir

                                                                                              (42/2)

 

            Riyâzî de, âb-dâr’ı mânâ ile berâber kullanarak, parlak, yeni, orijinal mânâların, kendisine bir mülk olarak verildiğini şöyle söyler:

 

           

                        Ben ey Riyâzî Âsafî-î mülk-i nazm olup

                                   Virildi hâss bana me’ânî-i âb-dâr

                                                                                  (107/5)

 

            Aşağıdaki beytinde ise İshak Çelebi, bir poetikacı gibi davranarak, bir şiirin âb-dâr olabilmesi için, “latîf” “nâzük” ve “şîrîn” de olması gerektiğini belirtir:

 

Olsa latîf ü nâzük ü âb-dâr

Bir bûseye ne varıki degmez mi bir gazel

                                               (159/4)

 

            Şiirlerinin âb-dâr olduğu konusunda hayli iddiâlı olan bir başka şâir de Mezâkî’dir. O, 9 gazelin mahlas beyitlerinde, bu sıfatı sayıca daha fazla kullanan bir edebî şahsiyettir. Mezâkî’nin beyitleri şunlardır:

 

                                   Mezâkî meclis-i irfânda olmasun yârân

                                   Bu gûne bir gazel-i âb-dârdan gâfil

                                                                                  (289/8)

 

                                   Ey Mezâkî böyle nazm-ı âb-dârun seyr idüp

                                   Hûn-ı reşk-i gevher-i nâ-yâb gelsün çeşmüne

                                                                                              (377/7)

 

                                   Salâ dil-teşnegân-ı vâdî-i pür-sûz-ı güftâra

                                   Mezâkî çeşmesâr-ı bâğ-ı nazm-ı âb-dâruz biz

                                                                                              (168/9)

 

                                  

 

N’ola Mezâkî yine dür-efşân-ı nazm olsam

                                   Bu lüccenün güher-i âb-dârı bâkîdür

                                                                                              (127/9)

 

                                   Lü’lû-yı âb-dâr-ı sühanla Mezâkiyâ

                                   Bu silk-i ber-keşîde acep ber-güzîdedür

                                                                                              (115/9)

           

                                   Ey Mezâkî sezâ-yı la’l-i bütân

                                   Yine bir nazm-ı âb-dârum var

                                                                                  (61/5)

 

                                   Aceb mi nazm-ı Mezâkî’de âb ü tâb ola

                                   Tahayyül-i gazel-i âb-dârı âteşdür

                                                                                  (77/5)

 

                                   Mezâkî başladı şevk ile tarh-ı eş’âra

                                   Nazîre gör gazel-i âb-dâra ey bülbül

                                                                                  (276/7)

 

                                  

Mezâkî bülbül-i bâğ-ı sühandür itse n’ola

                                   Bu gûne zîb-i ser-i nazm-ı âb-dârını gül

                                                                                  (275/5)

 

            Görüldüğü üzere, Mezâkî , âb-dâr sıfatını, diğer şâirlerde de olduğu gibi, bâzı beyitlerinde âb’ın gerçek anlamını da çağrıştıracak şekilde, bâzı beyitlerinde ise, incinin sıfatı olarak kullanılmış; fakat bütün beyitlerinde, şiirinin âb-dâr olduğunu ifâde etmiştir. Ancak, Mezâkî’nin, yedinci sırada yer alan beytindeki “tahayyül” kelimesi dışında, âb-dâr’a terim anlamı zenginliği kazandıracak bir tasarrufta bulunmadığı da görülür. Ayrıca bu beyitteki “âb ü tâb; güzellik, parlaklık, tazelik” terkibindeki âb ile âb-dâr’daki âb arasında bir ilişki kurulduğu açıktır.

 

            Sâbit,

 

                                   Sâbit sahîfe-i sühen-i âb-dârumun

                                   Mîzâna çekdi çeşme-i Horşîd cedveli

                                                                                  (354/9)

 

dediği beytinde, âb’ı “su” anlamında kullanıp çeşme ile irtibatlandırarak, âb-dâr’a herhangi bir anlam zenginliği ilâve etmeksizin “söz” için kullanır. Fakat şu beytinde, gene “söz”ü nitelediği âb-dâr şiirinde, “nükte”li olma özelliği arar:

 

                                   Kelâm-ı âb-dârun bezm-i hâss-ı ma’nâda

                                   Gül-âb-ı rûy-ı yârân-ı safâ-yı nükte-gûyâdur

                                                                                              (K.XL/47)

 

 

Nâilî ise, âb-dâr şiirde “hoş-ed┠ özelliği ister:

 

Nazîre söylemeğe Nâ’ilî sühan-sencân

Bu hoş-edâ gazel-i âb-dâr değmez mi

                                               (367/6)

 

            Nedîm, âb-dâr şiirin, “neşât-âver” “pâk” ve “tâze” olması gerektiğini şu beytinde dile getirir:

 

                                   Senin vasfında cânâ bir neşât-âver gazel gördüm

                                   Olursa tâze eş’âr öyle pâk ü âb-dâr olsa

                                                                                              (CXVIII/6)

 

 

 

 

 

            SONUÇ

 

            Gerek tezkire yazarları ve gerekse şâirler, şiir hakkında kullandıkları, âb-dâr kelimesiyle berâber, “renk, çeşni, söz ve mânâ zenginliği, mûcize söyleyiş, sihirli söz, belâgat-şi’âr, musanna, muhayyel, latîf, letâfet, dil-pesend, nâzük, nâzükâne, hûb, şîrîn, sûz-nâk, nükte, hoş-edâ, revân-bahş” gibi isim ve sıfatları da kullanırlar. Birer münekkid olarak da görülebilecek olan tezkire yazarları ve edebî eseri bizzat yazan şâirlerin, şiirleri niteledikleri bir kelime olan âb-dâr’ın anlam alanının içine, “hayallerin zengin ve renkli; anlamların çeşnili; ifâdelerin san’atli, anlam ve söyleyişin gönlün beğeneceği nâziklikte (söyleyiş ve anlam olarak kaba-saba değil), iyi ve güzel, tatlı, yakıcı, ince anlam farklılıklarına sâhip, ifâde edilişi ve söyleyişi güzel ve canlılık katıp yaşama sevinci” gibi ilâvelerde bulunarak, bu kavramı zenginleştirirler. Bütün bu özellikler ile berâber, âb-dâr’ın gerçek ve mecâzî anlamları birleştiğinde, âb-dâr olarak nitelendirilen şiirin, yeni, tâze, parlak, güzel, çarpıcı olma gibi özelliklerinin olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir şiirin, diğer şiirlerden ayrıldığı nokta, orijinal (özgün) olma iddiasıdır. Öyleyse âb-dâr’a, tarz, üslûp, edâ, kelime hazinesi, hayâl, mânâ ve şiir  tekniği açılarından orijinal anlamı vermek mümkündür.

 

            Tezkirelerde ve beyitlerde zikredilen anlamlarıyla, bir edebiyat terimi olarak âb-dârın işlenmesi kadar, bu kavramla nitelenen gazellerin veyâ beyitlerin, âb-dâr sıfatını hak edip etmediklerinin gün ışığına çıkarılması da önemlidir. Ancak, klâsik Türk şiirini oluşturan kelime hazinesi ve imaj dünyası henüz bütünüyle tespit edilemediği için, âb-dâr olarak nitelenen gazel veyâ beyitlerin, diğer şiirlerle mukâyeselerinin yapılması, henüz imkân dâhilinde değildir.

______________________________________

 

            1).Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, (Haz.:İbrâhim Kutluk), Ankara 1978, 2

    cild,

   .Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, İstanbul 1314

   .Nâmık Açıkgöz, Riyâzü’ş-Şu’arâ, Riyâzî Mehmet Efendi, (Metin-Dizin)

    Ankara1982 (Ank.Ün.DTCF, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)

2).Hasan Amid, Ferheng-i Amîd, Tahran, 1358.

   .Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara 1996

    (13.baskı)

   .F.Steingass, A Comprehensive Persian-English Dictionary, Beyrut 1975

   .James W.Redhause, Turkish and English Lexicon, İstanbul 1992

   .Şemsettin Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, İstanbul 1978

   .Ziyâ Şükûn, Ferheng-i Ziya, İstanbul 1945-1946

3) Harun Tolasa, Sehî, Latîfî, Aşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16.yy’da

    Edebiyat Araştırma ve Eleştiri, İzmir 1983; ayrıca, bakınız, Nâmık Yaykınlı

    (Açıkgöz), Dîvân Edebiyatında Tenkid, Doğuş Edebiyat, Ankara, Haziran

    1982, s.3, s.14-16.

4)Sâdık Erdem, Râmiz ve Adâb-ı Zürefâ’sı, Ankara 1994

            5) Bu çalışmada kullanılan dîvanlar:

               .Abdülbâkî Gölpınarlı, Nedim Dîvanı, İstanbul1972

               .Ahmet Mermer, Mezâkî, Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanı’nın Tenkidli

    Metni, Ankara 1991.

   .Ali Nihad Tarlan, Necâti Bey Dîvanı, İstanbul 1963

   .A.N.Tarlan, Ahmed Paşa Divanı, İstanbul 1966

   .Haluk İpekten, Nâilî-i Kadim Dîvanı, İstanbul1970

   .İskender Pala, Aşkî ve Divanından Seçmeler, Ankara 1988

   .Mehmet Çavuşoğlu, M.Ali Tanyeri, Üslüplü İshak Çelebi, Dîvân-Tenkidli

    Basım, İstanbul 1990

   .Mine Mengi, Mesîhî Dîvanı, Ankara 1995

   .Nâmık Açıkgöz, Riyâzî, Hayatı, Eserleri ve Edebî Kişiliği, (Dîvan, Sâkî-

    nâme ve Düstûrü’l-Amel’in Tenkidli Metni), (Basılmamış Doktora tezi)

    Fırat Ün.Sosyal Bilimler Ens. Elazığ 1986

   .Recep Toparlı, Bosnalı Alâettin Sâbit Dîvanı, Sivas 1991

   .Sabahattin Küçük, Bâkî Dîvanı, Ankara 1994.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            KLÂSİK TÜRK ŞİİRİ TENKİD TERMİNOLOJİSİ

VE

“ÂB-DÂR” ÖRNEĞİ*

 

 

 

Prof.Dr.Nâmık AÇIKGÖZ

 

            600 yıl kadar süren Osmanlı medeniyetinin en önemli kültür şûbelerinden birisi olan edebiyat, kendi devrinde tenkîdî bir anlayış geliştirdiği hâlde, bu büyük birikimin modern metodlarla incelenerek bir tenkîd terminolojisi, henüz oluşturulmamıştır.

 

 

            DEĞERLENDİRME KELİMELERİ

 

            Klâsik Türk şiiri tenkîd edilirken, nazım türü, vezni, kelime hazînesi, kelimelere yüklenen gerçek veyâ mecâzî anlam ve bunların birbirleriyle münâsebetleri, beyitlerde kullanılan sesler, genel olarak, “edâ, tarz, üslûp, lafz, mânâ, hayâl...” gibi isimlerle ifâde edilmiştir. Bu isimler için ve sıfatlardan bâzıları şunlardır:belâgat-şi’âr, beliğ, bezle-gûne, bî-tekellüf, dakîk, dil-cûy, dil-güşâ, engîz, fasih, fesâhat-şi’âr, garrâ, güşâde halâvet, hâlet, hâss, hâyîde, hem-vâr, hoş-âyende, hoş-tab’-âne, ibdâ, ihtirâ, işret-engiz, latîf, latîfe-nümûne, letâfet, mahsûs, matbû, melâhat, mevzûn,  muhayyel,  musanna, nâ-

hem-vâr, nâzikâne, nefîs, nezâket, pâkîze, pesendîde, pür-kâr, pür-sûz, rekîk, rengîn, revân-bahş, sâde, sâde, sâhir, sathî, selis, sihr-kâr, şîrîn, şîrîn-kâr, sühan-güzâr, şûr, sûz-engîz, tirzîk, vasat, zevk-âmiz....” Diğer tezkirelerde de olmakla berâber, incelenen Latîfî, Hasan Çelebi ve Riyâzî1 tezkirelerinden derlenen değerlendirmelerle bu tür ibârelerin artacağı açıktır.

 

Tezkireciler, şâirleri değerlendirirken yukarıda verilen ibârelerin birini veyâ bir kaçını, bir beyit, bir gazel veyâ kaside, veyâ topyekûn bir divan için kullanırlar. Bunlardan birkaç örnek zikredelim:

 

            Latîfî, Behlûl’ün şiiri için, “güşâde, hoş-âyende” (106); Hâfız-ı Konevî için “eş’ârı ol kadar mevzûn u muhayyel ü masnû’ değüldür.” (125); Habîbî için, “Bir tarz-ı

 

 

*)Bu makâle,Türk Kültürü İncelemeleri,İstanbul 200,S.2,s.149-160’ta neşredilmiştir.

 

 

hâssı ve üslûb-ı mahsûsı vardur (127); Revânî için, “eş’âr-ı zevk-âmîz ve güftâr-ı işret-engîz” (170); Neşrî’nin bir beyti için “tirzîk: saçma” (324) nitelemelerini yapar ve şiire aklı ermeyenlerin, Zâti’nin şiirleri için (160); bâzı ibâreleri yeni duyanların da, Necâtî’nin şiirleri için “tirzîk” dediklerini kaydeder (327). Hasan Çelebi, Ahmet Paşa’nın şiirini değerlendirirken “hâlet”, “nezâket” ve “selâset” (134, 135), Ahmet Rıdvan’ın şiirleri için “mücerred bir kelâm-ı mevzûn” (149); Âgehî’nin gemiciler ıstılâhını kullandığı kasidesi için “garr┠(169); Asafî’nin şiiri için “rakîk, rikkat” (165); Cemâlî’nin şiirinin edâsı için “hoş-âyende” (197); Sâfî’nin şiiri için “sûz-nâk” (547) ifadelerini kullanır.

 

            Riyâzî, Bâki’nin şiiri için “belâgat-şi’âr” (51); Hudâyî’nin dîvânı için “mu’ciz-âsâr” (90); Edirneli Hızrî’nin şiiri için “güşâde, sâde” (94) Hayâlî Bey’in şâirliği için “şâir-i şîrîn-kâr” (96); Şemsî’nin şiiri için “hoş –tâb’âne” (131) Sûzî’nin şiiri için “pürsûz” (131); Şâhî’nin şiiri için “rengîn”; Me’âlî’nin şiirleri için “bezle-gûne ve lâtîfe-nümûne” (208); Necâtî Bey’in şâirliği için “sâhir” (235); Alaşehirli Veysî’nin şiirleri için “debdebe-i tumturak- ibârât-ı tannâne” (258) sıfatlarını kullanır.

 

            Yukarıda verilen sıfatların çoğu, birer edebiyat terimi değildir; bunlar genel dilden istiâre yoluyla alınıp edebî metnin değerlendirilmesinde mecâzî anlamlarıyla kullanılan kelimelerdir. Fakat, çoğu sıfat olan bu kelimelerin edebiyat terimi olarak kullanılabilmesi için, anlam alanlarının ve işâret ettikleri özelliklerin belirlenmesi gerekir. Böylece, klâsik Türk şiiri tenkîd terminolojisinin oluşturulmasına katkıda bulunulmuş olunacaktır. “fesâhat, belâgat, fasîh, belîğ”gibi isim ve sıfatların işlenmiş olmaları, edebî bir terim olarak kullanılmalarını sağlamıştır. Her biri ayrı ayrı incelenip işlenerek terim zenginliği ve özelliği kazandırılması gereken sıfatlardan birisi de âb-dâr dır.

 

 

            ÂB-DÂR

 

            Şâirlerin beyitlerinde ve tezkirecilerin değerlendirme kısımlarında veyâ örneğe geçiş cümlelerinde kullandıkları âb-dâr sıfatı, Farsça bir terkibdir ve âb (su) kelimesi ile dâşten (sâhip olmak) fiilinin geniş zaman kökünün bir araya getirilmesiyle yapılmıştır.

 

            âb-dâr terkibi’nin karşılığı, sözlüklerde2, “sulu, ıslak, kaliteli su, parlak, latîf, tâze, güzel, hoş, tarâvetli, şâdâb, halâvetli, revnaklı, hayat verici öz, yeşil ve bereketli bitki; akıcı (mısra, şiir), nükteli hoş sohbet, zengin fikirler bilen, nükteli söz söyleyen, güzel, memnûniyet verici...” gibi sıfatlarla ifâde edilmiştir. Terkibin kılıç, meyve, cevâhir ve benzerlerine sıfat olarak kullanıldığı ve cemiyet ve şeref sâhibi; hurma lifine benzer bir tür bitki” anlamlarına geldiği de belirtilir.

 

            Merhûm Prof.Dr.Harun Tolasa’nın eserinde ele alınmayan3 âb-dâr sıfatı, tezkirelerde ve beyitlerde istiâre yoluyla ve mecâzî anlamıyla, şiir değerlendirmeleri için kullanılır. Terkibin aynı anlamda Fars edebiyatında kullanıldığı, Z.Şükûn’un verdiği örneklerden anlaşılmakta, Türk edebiyâtına da İran edebî geleneğinden girdiği görülmektedir.

 

 

            A-Tezkirelerde âb-dâr

 

Tezkirelerde kullanılan âb-dâr terkibiyle ilgili örnekler şöyledir:

 

            Latîfî, Akşemsettin-zade Hamdî’nin şiiri için şöyle der: “Bir nazm-ı âb-dârdur ki, reng ü çâşnî ve elfâz u me’ânî hüsn-i ibârât ve lutf-ı isti’ârât derece-i gâyetde ve serhad-i nihâyetde i’câza karîn sihr-i mübîndür” (137). Latîfî, Hamdî’nin şiiri için önce genel olarak âb-dâr sıfatını kullandıktan sonra, diğer özellikleri sıralar. Latîfî’ye göre bir şiirin âb-dâr olabilmesi için, renk, çeşni, söz, mânâ, ibâreler ve isti’âreler açısından mükemmel, ve mûcîzeye yakın bir şekilde apaçık bir büyü olmanın son sınırında olması gerekir.

            Latîfî, Necâtî’nin şiirini değerlendirirken şiirin, âb-dâr olması şartına, “revân-bahş: canlandırıcı, can bağışlayıcı” özelliği de ilâve eder: “....şi’r-i revân-bahş-ı âb-dârla şu’arâ-i Rûm’un yüzi suyıdur.” (325).

 

            Hasan Çelebi, bâzı şâirlerin şiirleri için sâdece âb-dâr sıfatını kullanır ve bu sıfata anlam zenginliği katacak ilâvelerde bulunmaz: Edirneli Zamânî için, “tab’ı şi’re mülâyim olmağla, nazm-ı eş’ârı ve makbûl-i tabâyi-i metâli-i âb-dârı vardur.” (I/465); Şerîf için, “Lâik-ı kabûl eş’ârı âb-dârı..... vardur.” (I517); Mâlîkî için “Bu eş’âr-ı âb-dâr ol zât-ı büzürg-vârun netice-i tab’ı dürer-bârıdur.” (II/846); Mustafâ için, “Ma’ârif-i bî-şümârlarından biri ki nazm-ı âb-dârdur.” (II/909); Azmî-zâde Mustafa için, “Hâlâ eş’âr-ı âb-dâra gûşiş....... üzeredür.” (II/911).

 

            H.Çelebi, Celîlî ve Neylî için yaptığı değerlendirmelerde ise, âb-dâr’a anlam zenginliği katacak bazı ibâreler kullanılır. Celîlî ile ilgili olarak yapılan değerlendirmede, âb-dâr ile birlikte belâgat-şi’âr sıfatı kullanılır ki, bundan da, âb-dâr şiirin belîğ olması gerektiği anlaşılır: “Bu birkaç metâli’ ü eş’âr-ı âb-dâr ol şâ’ir-i belâgat-şi’ârun yâdigâr-ı kalem-i mu’ciz-âsârıdur.” (I/260) H.Çelebi bu değerlendirmesinde, inci gibi süs eşyaları için de kullanılan âb-dâr sıfatını, şiiri tavsif etmek amacıyla kullanıldığını, “disâr=saçmak” kelimesini kullanarak göstermiştir.

 

            Neylî için yaptığı değerlendirmede, H.Çelebi’nin bir şiirin âb-dâr olabilmesi için musanna ve muhayyel olması gerektiğini belirttiği anlaşılır: “........latîf eş’ârı ve musanna’ u muhayyel metâli’-i âb-dârı vardur.” (II/1028).

 

            Hasan Çelebi’nin, Câfer Çelebi, Ömer Bey, Merdümî, Mu’înî ve Molla Çelebi için yaptığı değerlendirmelerde, âb-dâr sıfatını, “le’âlî: inciler” için kullanılır ve şiir, istiâre yoluyla inciye benzetilmiş olur. Bu benzetmede, inci ve şiirin, belirli özelliklerle dizilmiş olması ve güzellikleri, benzetme yönünü oluşturur. H.Çelebi, “le’âlî” ile birlikte inci ile ilgisi olan “nisâr, kân, cevâhir, gavvâs, deryâ, arûs, gûşvâr, bihâr, zehhâr” gibi kelimeleri de kullanır. (250, 697, 891, 919, 930). Tîğî için yaptığı değerlendirmede ise H.Çelebi, şâirin mahlası olan “tîğ:kılıç” kelimesinin sıfatı olarak da kullanılan, âb-dâr’ı şiir ile birlikte şöyle kullanılır: “Tîğ-ı eş’âr-ı âb-dârı i’tîbâr-ı ehl-i nazar ile saykal u cilâ bulmışdur.” (I/236).

 

            Aynı anlam zenginliğinde olmamakla berâber Riyâzî de, Azerî, Şâhî, Tıflî, Bursalı Rahmî, Müslimî ve Yetim hakkında yaptığı değerlendirmelerde, âb-dâr sıfatını, şiir ve mânâ için kullanmıştır. Riyâzî, Azerî için “Bu eş’âr-ı âb-dâr ol tıynet-i pâkden ser-zede olmış yürimişdür.” (30); Şâhi için, “Elfâz-ı rengîni gül-zâr-ı cinândan nümûdâr, tahtında olan me’ânî-i âb-dârı mâ-sadak-ı tecrî min tahtihe’l-enhâr olmuşdur.” (135); Tıflî için, “.....güft ü gûy-ı eşâr-ı âb-dâra isti’dâd-ı fıtratdan ruhsât-yâfte-i iktidâr olmağın...” (151) ifâdelerini kullanmış; Riyâzî, Rahmî için, Azerî hakkında kullandığı ifadeye benzer bir tavsîfte (109, 168) bulunmuştur.

 

            Müslimî için sarfettiği ifadede ise Riyâzî, âb-dâr sıfatının meyve ile olan ilişkisini de önünde bulundurarak ve şâirin adı olan Müslîmî kelimesini de zikretmek sûretiyle,şiiri müslîmî elmâ’sına benzeterek, şu değerlendirmeyi yapar: “...nazm-ı âb-dârı, misâl-i sîb-i müslîmî, dest-i hoş-kabûl olmak mertebesine vusûl bulmış idi.” (217)

 

            Riyâzî, Yetim’i değerlendirdiği cümlesinde ise, âb-dâr’ın inci ile olan ilişkisine işâret ederek Yetim’in şiirini över: “Hakkâ ki, gevher-i nazm-ı âb-dârı, reşk-i dürr-i yetîmdür.” (267). Riyâzî, bu ifâdesinde, en büyük ve en değerli inciyi ifâde eden “dürr-i yetîm” ile şâirin mahlası arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir.

 

            Râmiz, tezkiresinde4 Câzim, Cevdet ve Selim mahlaslı şâirler hakkında yaptığı değerlendirmelerle âb-dâr sıfatını kullanır.

 

            Râmiz için bir şiirin âb-dâr’lığı “dil-pesend ve nâzikâne” olmasını gerektirir. O, Câzim ile ilgili değerlendirmede, örnek olarak iktibas etmediği gazel için şöyle der: “Eş’âr-ı nâzikâneleri bî-mânend pür-gû-tabi’at bir şâ’ir-i mâhir-i dil-pesend olmağla tahrir ü âsârlarından bu gazel-i âb-dâr tastir olundu” (59). Râmiz, Cevdet ve Selim’in birer gazelleri için de âb-dâr sıfatını kullanır (61, 164-165), fakat sâdece Selimi’den iktibas yapar.

 

 

            B-Şiirlerde âb-dâr

 

            Şâirler, dîvanlarındaki5 şiirlerinde, âb-dâr sıfatını, sevgilinin dudağı, dişi ve beni için; ayrıca, meyve, kılıç ve tab’ (yaradılış) için kullanırlar.

 

            İshak Çelebi’nin şu beyitlerinde, âb-dâr, sevgilinin dudağının sıfatıdır:

 

                                   Hammâma girdi nâz ile bir sim-ten güzel

                                   Leb âb-dâr zülf mutarrâ beden güzel

                                                                                  (160/1)

 

                                   Bûse virdükçe agzımız sulanur

                                   Mîve-i âb-dârı kim sevmez

                                                                       (100/4)

            İshak Çelebi, şu beytinde, âb-dâr sıfatını yine sevgilinin dudağı için kullanır; fakat devreye üzerinde çiy tâneleri olan gonca girer:

 

                                  

Bir la’l-i âb-dâr sanur goncayı gören

                                   Lü’lû-yi pâkdür sadef-i gülde jâleler

                                                                                  (32/3)

 

            Ahmet Paşa da, dudağa benzettiği la’l için âb-dâr sıfatını kullanır:

 

                                  

Didüm ki şeh gelür ne dökersin ayağına

                                   Didi ki leblerinden iki âb-dâr la’l

                                                                                  (K.12/20)

 

            Mezâkî, incinin denizden çıkarıldığını da çağrıştırarak, la’le benzettiği dudağın  âb-dâr olduğunu söyler:

 

                                  

Der-kenâr itmiş anı bahr-i melâhat

                                   Hâl-i anber-bû ki la’l-i âb-dâr üstindedir

                                                                                  (154/4)

 

            Ahmet Paşa bir başka beytinde, inciye benzettiği dişler için aynı sıfatı kullanır:

 

                                   Girih girih resen-i müşg-bârı mı analum

                                   Dizin dizin güher-i âb-dârı mı analum

                                                                                  (189/5)

 

            Bâki, Nâili ve Nedîm bâzı beyitlerinde, âb-dâr sıfatını kılıç için kullanır.

 

            Gâyetde teşne idi gönül âb-ı vasluna

            Susızlığı kesdi o şemşir-i âb-dâr

                                               (Bâki, 48/7)

 

            Tâ kim hemîşe şu’le-i şemşîr-i âb-dâr

            Hâşâk-i bagye sûziş-i berk-ı cehân verir

                                               (Nedîm, K.III/73)

 

            Var iken destindeki şemşîr-i tîz ü âb-dâr

            Kim bakar âyâ o mâhın gırre-i tâbânına

                                               (Nedîm, K.XVII/63)

 

Âb-dâr’ın kılıcın sıfatı için kullanılması, Aşkî (45/7) ve Nâilî (186/7)7de de görülür.

 

Necâti, bir kasîde beytinde, âb-dâr’ı yaradılışın bir sıfatı olarak zikreder:

 

                        Yakdı zillet nârına ben hâki tab’-ı âb-dâr

                        Nitekim her dem gül-âb için yanar nâ-çâr gül

                                                                                  (K.15/139)

 

Nâilî, bir beytinde, âb-dâr ile, gözün benzeneni (müşebbehün bih) olarak kullandığı “nergis”i nitelendirir:

                        Helâk-i reşg-i nigâhız o şûha biz de egerçi

                        O reng nergis-i mahmûr-ı âb-dârına düşmüş

                                                                                  (186/2)

 

Yukarıda zikredilen beyitlerin tamâmında, âb-dâr, “tâze, parlak, tarâvetli” anlamlarında kullanılmıştır.

 

Bâzı mahlas beyitlerinde şâirler, şiirlerindeki yeni söyleyiş, anlam ve hayalleri ifâde etmek için, “tâze” ve “ter” sıfatlarını kullanırlar:

 

                        Halel-pezîr ise resm-i kühen aceb mi Nedîm

                        Bu tâze şi’rümüzün i’tibârı bâkîdür

                                                                       (Nedîm-i Kadîm, 9/6)

                       

Mazmûn-ı iştiyâkî hem müjde-i telâkî

                        Ehl-i dile Mezâkî bu şi’r-i ter mübârek

                                                                      (K.3/16)

 

                        Gûş it Mezâkî bu gazel-i nev-besteyi

                        Tâze-zebân tâze-edâ tâze-bestedür

                                                                       (147/6)

 

                        Zemin-i tâzede bir ter gazel tarh eyledin Sâbit

                        Nazîre söyleyince hayli yârân-ı safâ terler

                                                                       (101/5)

                                   Degildir tâze-gû yârâna peyrev Nâilî ammâ

                                   Yine inkâr olunmaz şâ’ir-i nâzik-tabî’atdır

 

            Şâirlerin kendi şiirleri için tâze sıfatı kullanmakla, hayâl, mânâ, edâ, tarz ve üslûb açılarından eski şiirler ile kendi şiirleri arasındaki farkı belirtmeyi amaçlamıştır. Demek ki, şâirler kendi eserlerindeki yeniliği “ter” ve “tâze”sıfatlarıyla nitelemektedirler. Şâirlerin, bu sıfatları kullanmadıkları beyitlerde, benzer özelliklerle ve aynı amaç için âb-dâr terkibini kullanmaları dikkati çeker.

 

            Mesîhî, âb-dâr olarak nitelediği gazelinin, bütün şâirlerin ocaklarını söndürdüğünü, terkipteki âb kelimesinin gerçek anlamını çağrıştırarak şöyle söyler:

 

                                   Beyti ocağına su koyan cümle şâ’irün

                                   Cânâ Mesîhî’nün gazel-i âb-dârıdur

                                                                                  (49/5) (Hayâlî 88/5)

 

            Ahmet Paşa, sevgiliye âit uzuvlarla berâber zikrettiği şiirlerinin niteliklerini, “hûb, rengîn, latîf” sıfatlarıyla berâber âb-dâr’ı da zikrederek verir:

 

           

 

Hatt ü la’l ü kadd ü ruhsârun anup eş’ârumı

                                   Hûb u rengîn ü latîf ü âb-dâr itsem gerek

                                                                                              (152/7)

            Ahmet Paşa, şu beytinde ise kelâm (söz) ile âb-dâr inci arasında bir ilişki kurar:

 

                                   Öykünmez idi lutf-ı kelâmunla zihnüne

                                   Olmasa cây-gâh-ı dür-i âb-dâr âb

                                                                       (K.36/45)

 

            Bâkî, şu iki beytinde, âb-dâr terkibindeki âb’ın gerçek anlamını da çağrıştırarak, terkîbi, şiirlerinin özelliğini belirtmek üzere kullanır ve âb-dâr’ın terim anlamını “letâfet” ile zenginleştirir:

 

                                   Bâkî letâfet-i gazel-i âb-dârunı

                                   Hakkâ budur ki görmedük âb-ı zülâlde

                                                                                  (451/4)

 

 

                                   Bâkî yanardı tâb-ı teb-i hecr-i yâr ile

                                   Su sepmeyeydi yüreğine şi’r-i âb-dâr

                                                                                  (383/5)

 

            Bâkî’nin gerçek anlamını da vurgulayarak zikrettiği âb-dâr terkibinin kullanıldığı ikinci beytindeki hayâli, İshak Çelebi de, kendi şiiri için söyler:

 

                                   Şâ’irlerin yüzi suyı İshak nazmıdur

                                   Kim câna su seper gazel-i âb-dâr ile

                                                                                  (257/7)

 

                                   Ümîdüm ol yine bu teşne-leb hevâdârun

                                   Yüreğine su sepe şi’r-i âb-dârı ile

                                                                                  (257/4)

           

            İshak Çelebi, şu beyitlerinde de, gazelinin vasfı olarak zikrettiği âb-dâr sıfatını, gerçek anlamını çağrıştırarak kullanır:

 

                                   Bî-ihtiyâr âdemin agzı suyı akar

                                   İshâkun anma a gazel-i âb-dârını

                                                                       (322/6)

 

                                   Lebün vasfiyle şi’r-i âb-dârumı

                                   Güzeller eylesün su gibi ezber

                                                                       (73/6)

 

            Şu beytinde ise İshak Çelebi, âb-dâr’ı her hangi bir kelime ile zenginleştirmeden, sâdece şiir için kullanır:

 

                                  

Hâlet ışk ile meclisde

                                   Okınan şi’r-i âb-dâra selâm

                                                                       ‘188/6)

 

            İshak Çelebi, şu iki beytinde, sözleri âb-dâr olan şiirin diğer özellikleri olarak “nâzük” ve “ma’nâ-yı sûz-nâk” sıfatlarını zikreder:

 

                                   İshak nâzük oldı ki şi’rün güzellere

                                    Bir bûseye virür ki tamâm âb-dâr ola

                                                                                  (239/7)

 

                                   Ma’nâ-yı sûz-nâki elfâz-ı âb-dârı

                                   Cem’ ide miydi hâmem ger olmasaydı sâhir

                                                                                              (42/2)

 

            Riyâzî de, âb-dâr’ı mânâ ile berâber kullanarak, parlak, yeni, orijinal mânâların, kendisine bir mülk olarak verildiğini şöyle söyler:

 

           

                        Ben ey Riyâzî Âsafî-î mülk-i nazm olup

                                   Virildi hâss bana me’ânî-i âb-dâr

                                                                                  (107/5)

 

            Aşağıdaki beytinde ise İshak Çelebi, bir poetikacı gibi davranarak, bir şiirin âb-dâr olabilmesi için, “latîf” “nâzük” ve “şîrîn” de olması gerektiğini belirtir:

 

Olsa latîf ü nâzük ü âb-dâr

Bir bûseye ne varıki degmez mi bir gazel

                                               (159/4)

 

            Şiirlerinin âb-dâr olduğu konusunda hayli iddiâlı olan bir başka şâir de Mezâkî’dir. O, 9 gazelin mahlas beyitlerinde, bu sıfatı sayıca daha fazla kullanan bir edebî şahsiyettir. Mezâkî’nin beyitleri şunlardır:

 

                                   Mezâkî meclis-i irfânda olmasun yârân

                                   Bu gûne bir gazel-i âb-dârdan gâfil

                                                                                  (289/8)

 

                                   Ey Mezâkî böyle nazm-ı âb-dârun seyr idüp

                                   Hûn-ı reşk-i gevher-i nâ-yâb gelsün çeşmüne

                                                                                              (377/7)

 

                                   Salâ dil-teşnegân-ı vâdî-i pür-sûz-ı güftâra

                                   Mezâkî çeşmesâr-ı bâğ-ı nazm-ı âb-dâruz biz

                                                                                              (168/9)

 

                                  

 

N’ola Mezâkî yine dür-efşân-ı nazm olsam

                                   Bu lüccenün güher-i âb-dârı bâkîdür

                                                                                              (127/9)

 

                                   Lü’lû-yı âb-dâr-ı sühanla Mezâkiyâ

                                   Bu silk-i ber-keşîde acep ber-güzîdedür

                                                                                              (115/9)

           

                                   Ey Mezâkî sezâ-yı la’l-i bütân

                                   Yine bir nazm-ı âb-dârum var

                                                                                  (61/5)

 

                                   Aceb mi nazm-ı Mezâkî’de âb ü tâb ola

                                   Tahayyül-i gazel-i âb-dârı âteşdür

                                                                                  (77/5)

 

                                   Mezâkî başladı şevk ile tarh-ı eş’âra

                                   Nazîre gör gazel-i âb-dâra ey bülbül

                                                                                  (276/7)

 

                                  

Mezâkî bülbül-i bâğ-ı sühandür itse n’ola

                                   Bu gûne zîb-i ser-i nazm-ı âb-dârını gül

                                                                                  (275/5)

 

            Görüldüğü üzere, Mezâkî , âb-dâr sıfatını, diğer şâirlerde de olduğu gibi, bâzı beyitlerinde âb’ın gerçek anlamını da çağrıştıracak şekilde, bâzı beyitlerinde ise, incinin sıfatı olarak kullanılmış; fakat bütün beyitlerinde, şiirinin âb-dâr olduğunu ifâde etmiştir. Ancak, Mezâkî’nin, yedinci sırada yer alan beytindeki “tahayyül” kelimesi dışında, âb-dâr’a terim anlamı zenginliği kazandıracak bir tasarrufta bulunmadığı da görülür. Ayrıca bu beyitteki “âb ü tâb; güzellik, parlaklık, tazelik” terkibindeki âb ile âb-dâr’daki âb arasında bir ilişki kurulduğu açıktır.

 

            Sâbit,

 

                                   Sâbit sahîfe-i sühen-i âb-dârumun

                                   Mîzâna çekdi çeşme-i Horşîd cedveli

                                                                                  (354/9)

 

dediği beytinde, âb’ı “su” anlamında kullanıp çeşme ile irtibatlandırarak, âb-dâr’a herhangi bir anlam zenginliği ilâve etmeksizin “söz” için kullanır. Fakat şu beytinde, gene “söz”ü nitelediği âb-dâr şiirinde, “nükte”li olma özelliği arar:

 

                                   Kelâm-ı âb-dârun bezm-i hâss-ı ma’nâda

                                   Gül-âb-ı rûy-ı yârân-ı safâ-yı nükte-gûyâdur

                                                                                              (K.XL/47)

 

 

Nâilî ise, âb-dâr şiirde “hoş-ed┠ özelliği ister:

 

Nazîre söylemeğe Nâ’ilî sühan-sencân

Bu hoş-edâ gazel-i âb-dâr değmez mi

                                               (367/6)

 

            Nedîm, âb-dâr şiirin, “neşât-âver” “pâk” ve “tâze” olması gerektiğini şu beytinde dile getirir:

 

                                   Senin vasfında cânâ bir neşât-âver gazel gördüm

                                   Olursa tâze eş’âr öyle pâk ü âb-dâr olsa

                                                                                              (CXVIII/6)

 

 

 

 

 

            SONUÇ

 

            Gerek tezkire yazarları ve gerekse şâirler, şiir hakkında kullandıkları, âb-dâr kelimesiyle berâber, “renk, çeşni, söz ve mânâ zenginliği, mûcize söyleyiş, sihirli söz, belâgat-şi’âr, musanna, muhayyel, latîf, letâfet, dil-pesend, nâzük, nâzükâne, hûb, şîrîn, sûz-nâk, nükte, hoş-edâ, revân-bahş” gibi isim ve sıfatları da kullanırlar. Birer münekkid olarak da görülebilecek olan tezkire yazarları ve edebî eseri bizzat yazan şâirlerin, şiirleri niteledikleri bir kelime olan âb-dâr’ın anlam alanının içine, “hayallerin zengin ve renkli; anlamların çeşnili; ifâdelerin san’atli, anlam ve söyleyişin gönlün beğeneceği nâziklikte (söyleyiş ve anlam olarak kaba-saba değil), iyi ve güzel, tatlı, yakıcı, ince anlam farklılıklarına sâhip, ifâde edilişi ve söyleyişi güzel ve canlılık katıp yaşama sevinci” gibi ilâvelerde bulunarak, bu kavramı zenginleştirirler. Bütün bu özellikler ile berâber, âb-dâr’ın gerçek ve mecâzî anlamları birleştiğinde, âb-dâr olarak nitelendirilen şiirin, yeni, tâze, parlak, güzel, çarpıcı olma gibi özelliklerinin olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir şiirin, diğer şiirlerden ayrıldığı nokta, orijinal (özgün) olma iddiasıdır. Öyleyse âb-dâr’a, tarz, üslûp, edâ, kelime hazinesi, hayâl, mânâ ve şiir  tekniği açılarından orijinal anlamı vermek mümkündür.

 

            Tezkirelerde ve beyitlerde zikredilen anlamlarıyla, bir edebiyat terimi olarak âb-dârın işlenmesi kadar, bu kavramla nitelenen gazellerin veyâ beyitlerin, âb-dâr sıfatını hak edip etmediklerinin gün ışığına çıkarılması da önemlidir. Ancak, klâsik Türk şiirini oluşturan kelime hazinesi ve imaj dünyası henüz bütünüyle tespit edilemediği için, âb-dâr olarak nitelenen gazel veyâ beyitlerin, diğer şiirlerle mukâyeselerinin yapılması, henüz imkân dâhilinde değildir.

______________________________________

 

            1).Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, (Haz.:İbrâhim Kutluk), Ankara 1978, 2

    cild,

   .Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, İstanbul 1314

   .Nâmık Açıkgöz, Riyâzü’ş-Şu’arâ, Riyâzî Mehmet Efendi, (Metin-Dizin)

    Ankara1982 (Ank.Ün.DTCF, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)

2).Hasan Amid, Ferheng-i Amîd, Tahran, 1358.

   .Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara 1996

    (13.baskı)

   .F.Steingass, A Comprehensive Persian-English Dictionary, Beyrut 1975

   .James W.Redhause, Turkish and English Lexicon, İstanbul 1992

   .Şemsettin Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, İstanbul 1978

   .Ziyâ Şükûn, Ferheng-i Ziya, İstanbul 1945-1946

3) Harun Tolasa, Sehî, Latîfî, Aşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16.yy’da

    Edebiyat Araştırma ve Eleştiri, İzmir 1983; ayrıca, bakınız, Nâmık Yaykınlı

    (Açıkgöz), Dîvân Edebiyatında Tenkid, Doğuş Edebiyat, Ankara, Haziran

    1982, s.3, s.14-16.

4)Sâdık Erdem, Râmiz ve Adâb-ı Zürefâ’sı, Ankara 1994

            5) Bu çalışmada kullanılan dîvanlar:

               .Abdülbâkî Gölpınarlı, Nedim Dîvanı, İstanbul1972

               .Ahmet Mermer, Mezâkî, Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanı’nın Tenkidli

    Metni, Ankara 1991.

   .Ali Nihad Tarlan, Necâti Bey Dîvanı, İstanbul 1963

   .A.N.Tarlan, Ahmed Paşa Divanı, İstanbul 1966

   .Haluk İpekten, Nâilî-i Kadim Dîvanı, İstanbul1970

   .İskender Pala, Aşkî ve Divanından Seçmeler, Ankara 1988

   .Mehmet Çavuşoğlu, M.Ali Tanyeri, Üslüplü İshak Çelebi, Dîvân-Tenkidli

    Basım, İstanbul 1990

   .Mine Mengi, Mesîhî Dîvanı, Ankara 1995

   .Nâmık Açıkgöz, Riyâzî, Hayatı, Eserleri ve Edebî Kişiliği, (Dîvan, Sâkî-

    nâme ve Düstûrü’l-Amel’in Tenkidli Metni), (Basılmamış Doktora tezi)

    Fırat Ün.Sosyal Bilimler Ens. Elazığ 1986

   .Recep Toparlı, Bosnalı Alâettin Sâbit Dîvanı, Sivas 1991

   .Sabahattin Küçük, Bâkî Dîvanı, Ankara 1994.


 

 

 

 


 

 

Webmaster e-mail

Çetin Derdiyok e-mail