MAKALELER

 

 

 

 

 

 

 

DîVâN  ŞİİRİNDE TAŞRA VE KENâR

 

                                                                      

                                                                             Doç.Dr.Süreyya Beyzadeoğlu

 

            Beğenilmek, tanınmak, şöhret olmak duygusu insanın yaratılışı gereğidir. Bu özellik bütün dîvân şâirlerimizde fazlasıyla göze çarpmaktadır. Ancak bir kısım mutasavvıf şâirler, bu duyguların aşırıya kaçmaması için bir nefis mücadelesine düşmüşler, arzularını frenlemeye çalışmışlardır. Fakat hiçbirisi de bütünüyle şöhret arzusundan kurtulamamışlardır.

            İnsanlar şöhretlerinin çok kişi tarafından bilinmesini, duyulmasını isterler. Kalabalığın yoğun olduğu merkezler ise şehirlerdir. Şehir kelimesi, Farsça kökenlidir. Arapça kökenli olan şöhret ve bu kökten türetilmiş iştihâr kelimeleriyle o kadar çok özdeşleşmiştir ki çok kişi bu kelimelerin aynı kökten geldiğini zanneder. İnsan şöhrete şehirlerde ulaşır. Sanki insan şehir ve şöhret için yaratılmıştır. Bir yalnızlık, bir sessizlik duygusu doğuran taşra, yaratılışı icâbı insana yabancıdır.

            Daha çok gönül şehrinde gezdiğini düşündüğümüz Yunus Emre, zannımızca bir kır, dağ insanı değil, şehirde yaşamış, şehri terennüm etmiş bir şehir şâiridir.

           

            Gezdim Urum ile Şâmı

            Yukarı illeri kamu

            Çok istedim bulamadım

            Şöyle garib bencileyin

 

mısralarında, dolaştığı şehirlerdeki yaşayışı gördüğünü ancak kalabalıklar içerisinde kendisini yalnız hissettiğini söyler. Yine mutasavvıf bir şâir olan Hacı Bayram da şehre varmış, şehri tanımıştır. Şu mısralar buna bir örnektir.

 

            Nâgehân ol şâre vardım

            Anı ben yapılır gördüm

            Ben dahi bile yapıldım

            Taş u toprak arasında

 

            Daha sonra gelen bir dörtlükte Hacı Bayram, “Şâr dedikleri gönüldür” mısraıyla şehir imajını maddî plandan mânevî plana aktarırsa da fikrinin temelini, dayanağını taş yontan şâkirtlerin inşâ ettiği şehir imajı teşkil eder.[1][1]

            Bilindiği gibi dîvân şâirleri devrin medreselerinde okumuş ya da özel dersler alarak kendilerini yetiştirmiş kültürlü kişilerdir. Çoğu devlet adamı bir kısmı da esnâftır. İşsiz olanı çok azdır. Hemen hepsi büyük şehirlerde doğmuş büyümüş, oralarda şöhrete ulaşmışlardır. Yalnızlığın, kimsesizliğin, karamsarlığın sembol şâiri Fuzûlî bile şehre, şöhrete koşmak ister. Türkçe Dîvânının dîbâcesinde şu beytiyle,

 

            Tabî’at şöhre-i şehr olmağa meyl-i tamâm etti

            Ne pinhân eyleyem sevdâ beni rüsvâ-yı ‘âm etti[2][2]

 

            Şehirde, şöhrete ulaşmayı tabiatının gereği olarak gösterir ve bu hale kendisini sevdânın sürüklediğini, halka onun yüzünden rezil rüsvâ olduğunu söyler. Görülüyor ki, şöhrete ulaşmak isteyenler şehirleri tercih ediyorlar, şehirlere koşuyorlar.

            Biz bu yazımızda büyük şehirlerin kültür ortamında yetişmiş dîvân şâirlerinin taşraya nasıl baktıklarını eserlerinden tespit ettiğimiz örneklerle yansıtmaya çalışacağız.

Taşra, dışarı anlamında Türkçe bir kelimedir. Zaman içerisinde  değişik şekillerde kullanılan bu kelime, Tarama Sözlüğünde,  XIII-XVII. yy. metinlerinden tespit edilmiş örneklerle içerinin zıddı olarak gösterilmiş, dîvân şiirinde kullanılan geniş anlamıyla ilgili tek bir örnek verilmemiştir.[3][3] Oysa dîvân şiirinde taşra, umumiyetle İstanbul’un dışındaki şehirler için kullanılır. Bu şehirlerden İstanbul’a gelenlere taşralı denir.[4][4] Dîvân şiirinde taşra yerine bazen de kenâr tabirinin kullanıldığı görülmektedir. Şimdi  saltanatın merkezi İstanbul dışında taşrada, kenârda yaşayanlara, İstanbullu şâirlerin ya da zamanla yaşadıkları şehirleri terk edip  İstanbul’a gelen ve kendilerini İstanbullu kabul eden dîvân şâirlerinin asırlar içerisinde nasıl baktıklarını görelim.

            Taşralıya ilk tepki  XV. yy’da başlar. Necâtî çocukluk yıllarını Edirne’de geçirmiş, sonra Kastamonu’ya giderek bu ilim merkezinde kendisini yetiştirmiştir. Fâtih’e;

           

Eser etmez nidelim âh-ı seher-gâh sana

            Meğer insâf vere dostum Allâh sana

 

beytiyle sesini duyurup dîvân kâtipliğiyle  taltîf edilerek daha sonra değişik devlet görevlerinde bulunmuşsa da  “Dîvânında hayatının zarûretler içinde geçtiğine dâir işâretler çoktur.”[5][5] Aşağıdaki beyitte, gül mevsiminde bahçelerde yapılan sohbetlere kır çiçeği olduğu için alınmayarak bir taşralı gibi seyirci bırakılan  lâlenin perîşân hâlini tasvîr ederken belki de bu münasebetle kendisinin çektiği sıkıntıların sebebini taşralı oluşuna bağlamaktadır.

 

            Taşradan geldi çemen sahnına bî-gâne diyü

            Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler[6][6]

 

            XVII. yy’ın büyük şâirlerinden Nâbî, özel derslerle tahsilini Urfa’da tamamlamış, 23 yaşında İstanbul’a gelmiş, saltanatın nimetlerinden faydalanarak el üstünde tutulmuştur. Ancak gerileme devrinin çalkantılarının doğurduğu sıkıntılara dayanamayarak 22  yıl sonra İstanbul’dan ayrılıp Haleb’e gitmiştir. 25 yıl sonra  tekrar İstanbul’a dönüşündeki ömrünün son bir yılıyla birlikte 70 yıllık uzun hayatının  sadece 23  yılını İstanbul’da geçirmiştir. Buna rağmen İstanbul onun için herşeydir. Kendisi bir taşra çocuğu olarak taşrayı, taşralıyı, kenar muhitleri beğenmez. İstanbul’un güzelleriyle taşra güzellerini karşılaştırdığı şu beytinde;

 

            Bilen hâk-i Sitânbuldur rüsûm-ı şîve vü nâzı

            Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz[7][7]

 

nâz ve edânın usulünü İstanbul güzellerinin bildiğini, kenârın güzellerinin nâzik de olsalar nârin ve cilveli olamayacaklarını söyler. Yine Dîvânında geçen başka bir beytinde de ilmin, irfânın ve bütün güzelliklerin merkezinin İstanbul olduğunu, kendi  kendisine, İstanbul’da yaşamasını ve bu güzellikleri bırakıp kenâra meyletmemesini öğütler.

 

            Merkezle âşinâ ol etme muhîte rağbet

            Müstağrık-ı hakîkat meyl-i kenârı neyler[8][8]

 

            Aşağıdaki  beytinde de Nâbî, kenar yerlerde bulunan dilberlerin tatsız, tuzsuz olduğunu , İstanbul’da ise gerçek güzellerin bolca bulunduğunu söyler.

 

            Hüsn-i nemek be-dûş bulunmaz kenârda

            İstanbul içre Nâbî o da rây-gân olur[9][9]

 

            Nâbî, bu konuya Hayriyye’sinde[10][10] de yer vermiştir. Aşağıdaki beyitlerde İstanbul’u anlatırken hünerin, marifetin değerinin anlaşıldığı yerin İstanbul olduğunu,  taşralarda okuyanın, anlayanın bulunmadığını, taşralıların hünerinin sadece para kazanmak olduğunu, sanat ve marifetin kökünün kazındığını zenginliklerinin ziraat, ticaret ve faizciliğe dayandığını, gerçek zenginlik olan, marifet ve kültürden ise hiç eser bulunmadığını söyler.

 

            Andadur mâ-hasal-ı kadr ü hüner

            Taşralarda kim okur kim dinler

 

            Akçedir taşranın ancak hüneri

            Hakk olunmuş hünerin sanki yeri

 

            Taşrada eylemeğe kesb-i gınâ

            Ya ticâret ya zirâ’at ya ribâ

 

            Kalmamış şimdi hele zerre kadar

            Taşra yerlerde ma’ârifden eser

 

            Nâbî devamla, taşra insanının ne mal olduğunu, İstanbul’u görenlerin anlayacağını, taşrada asrın ulemâsı geçinenlerin İstanbul’da bir meclise girmeleri hâlinde dillerinin tutulup sessiz kalacaklarını ve bir hiç olduklarını anlayacaklarını, yine taşrada makam sahibi olan ve aziz sayılan kişilerin İstanbul’da sıradan âlimlerin toplantılarına bile katılamayacaklarını, taşradaki şan ve şöhretlerinin onlara İstanbul’da etek öpmeye yetemeyeceğini, taşrada baş köşede oturan makam ve mevkî sahiplerinin belki kapı eşiğinde bile yer bulamayacaklarını, taşrada herkese çatık kaşlı davrananların İstanbul’da  kapıcılara bile yüz suyu dökmek mecburiyetinde kalacaklarını söyler.

 

            Olduğın halk-ı kenârın alçak

            Gören İstanbulu anlar ancak

 

            Olur erdikde kemîn meclise hasr

            Geçinen taşrada ‘allâme-i ‘asr

 

            Mütefennin geçinen sersem olur

            Mütekellim geçinen ebkem olur

 

            Bulmaz ednâlarının bezmine râh

            Taşra yerlerde satan rif’at ü câh

 

            Gösteren taşrada çîn-i ebrû

            Bunda der-bânlara eyler tek ü pû

 

            Olamaz nâ’il-i bûs-ı dâmân

            Geçinen taşrada sâhib-‘unvân

 

            Taşrada câyı olan sadr-ı celâl

            Girmez anda eline saff-ı ni’âl[11][11]

 

       

            Uzun yıllar İstanbul’dan ayrı kalan Nâbî, Haleb’de de bu görüşlerini değiştirmemiştir. Yine  Dîvânından alınan şu beyitlerinde;

 

            Nâbî aceb mi sözlerimiz olsa bî-nemek

            İstanbulun lisanın unuttuk kenârda[12][12] 

 

            Olduk remîde bî-nemekân-ı kenârda

            İstanbulun gözümde uçar mâh-rûları[13][13]

 

şiirlerinin tatsız tuzsuz oluşunun tuhaf karşılanmamasını çünkü kenarda İstanbul lisanını unuttuğunu, kenârın tatsız tuzsuz ortamına tutsak olduğunu, İstanbul’un ay yüzlü dilberlerinin, gözünde uçuştuğunu söyler.

            Taşralı olup da taşrayı beğenmeyenlerden biri de XVIII. yy. şâirlerinden Sünbülzâde Vehbî’dir. Vehbî, Medrese eğitimini Maraş’da tamamlayarak 43   yaşında İstanbul’a gelmiş, devletin ileri gelenleri tarafından takdir edildikten sonra elçilik, kadılık görevleriyle İsfehân’dan Rodos’a Sakız’dan Bükreş’e ömrünün büyük bir kısmını taşra şehirlerinde geçirmiştir. İstanbul’da 5-10 yıl gibi kısa bir süre kalmasına rağmen taşralı olduğunu unutarak semt semt anlattığı İstanbul’a övgüler yağdırmıştır.[14][14]. Şu beytinde,

 

            Taşra güzelinde arama nâz u letâfet

            Hûbân-ı Sıtânbul gibi dünyâda bulunmaz[15][15]   

           

İstanbul güzelleriyle taşra güzellerini mukâyese ederek taşra güzelinde işvenin, cilvenin, letâfetin aranmamasını, dünyada İstanbul güzellerinin bir eşinin, bir benzerinin daha bulunamayacağını söyler. Bir başka taşralı şâir de  Bosnalı Sâbittir. Bu XVII. yy. şâiri de  taşra güzelini beğenmez. Şu beytinde,

 

            Kenârın tâzesin ahbâb ile hep der-miyân ettik

            Birinde bir kinâr-ı rağbete çesbân kıyâfet yok[16][16]

 

dostlarıyla taşra dilberlerini aralarına aldıklarını ama hiçbirisinin sevilmeye lâyık hallerinin bulunmadığını söyler.

            Hâşim-i âmidî, kenârda da ay yüzlü dilberlerin çokça bulunduğunu fakat İstanbul güzellerinin şûhluğunu kenâr  dilberlerinde göremediğini dile getirir.

 

            Çokdur kenâr dilberlerinin mâh-rûları

            Ammâ Sitânbulun güzeli şûh-veş olur[17][17]

 

            Kâmî-i âmidî, kenârın dilberi kendisini ne kadar nâzik göstermeye çalışsa da nâz ve nezâketin  bütününün İstanbul dilberlerine has olduğunu ifade eder.

 

            Bütün nâz u nezâket vergidir Kâmî Sitânbula

            Kenârın dilberi resmî  kurar hülyâ-yı istignâ[18][18]

 

            Bedrî de bir beytinde, halk arasında, kenârdaki güzellerin nâzik olsalar da işveli olamayacakları mesel halinde söylenir der.

 

            Söylenir kenârın dilberi ey dil

Nâzik olur ammâ işve-kâr olmaz[19][19]

 

            Bazı dîvân şâirleri dedikodunun en çok taşrada, kenâr yerlerde edildiğini dile getirerek bir nevi şehir-taşra farklılığına işaret etmişlerdir. Cevherî (İbn-i Yemîn) sevgiliye hitâben, yeni doğmuş ayın kaşına benzemeye çalışmasını hoş karşılamasını, zîrâ hilâlin kenârdan doğup büyüdüğünü söyler.

 

            Öykünse mâh-ı nev kaşına iştihârda

            Ma’zûr tut ki doğdu büyüdü kenârda[20][20]

 

            Hisâlî de kenâr yerlerde yetişen servinin, sevgilinin boyuna öykünmesine, dilberin kulak asmamasını zîrâ dedikodunun en çok kenâr yerlerde edildiğini söyler.

 

            Serv öykünürse kâmetine iddiâ edip

            Gûş urma lâfına çok olur söz kenârda[21][21] 

 

            âgehî, bahçelerdeki gece sohbetlerinde sevgilinin vuslatından bahsedildiğini, buna sevgilinin alınmamasını zîrâ kenârda dedikodunun çok yapıldığını dile getirir.

 

            Bahs-i visâlin oldu gece sebze-zârda

            Alınma sevdiğim çok olur söz kenârda[22][22]

 

            Mecdî, “ey gönül, sevgilinin yüzünde ayva tüylerinin çıktığı söylenirse alınma, zîrâ kenar yerlerde çok dedikodu yapılır” der.

 

            Hat var denilse hâşiye-i rû-yı yârda

            Alınma ey gönül çok olur söz kenârda<span style='mso-special-character:footnote'

DîVâN  ŞİİRİNDE TAŞRA VE KENâR*

 

                                                                      

                                                                             Doç.Dr.Süreyya Beyzadeoğlu**

 

            Beğenilmek, tanınmak, şöhret olmak duygusu insanın yaratılışı gereğidir. Bu özellik bütün dîvân şâirlerimizde fazlasıyla göze çarpmaktadır. Ancak bir kısım mutasavvıf şâirler, bu duyguların aşırıya kaçmaması için bir nefis mücadelesine düşmüşler, arzularını frenlemeye çalışmışlardır. Fakat hiçbirisi de bütünüyle şöhret arzusundan kurtulamamışlardır.

            İnsanlar şöhretlerinin çok kişi tarafından bilinmesini, duyulmasını isterler. Kalabalığın yoğun olduğu merkezler ise şehirlerdir. Şehir kelimesi, Farsça kökenlidir. Arapça kökenli olan şöhret ve bu kökten türetilmiş iştihâr kelimeleriyle o kadar çok özdeşleşmiştir ki çok kişi bu kelimelerin aynı kökten geldiğini zanneder. İnsan şöhrete şehirlerde ulaşır. Sanki insan şehir ve şöhret için yaratılmıştır. Bir yalnızlık, bir sessizlik duygusu doğuran taşra, yaratılışı icâbı insana yabancıdır.

            Daha çok gönül şehrinde gezdiğini düşündüğümüz Yunus Emre, zannımızca bir kır, dağ insanı değil, şehirde yaşamış, şehri terennüm etmiş bir şehir şâiridir.

           

            Gezdim Urum ile Şâmı

            Yukarı illeri kamu

            Çok istedim bulamadım

            Şöyle garib bencileyin

 

mısralarında, dolaştığı şehirlerdeki yaşayışı gördüğünü ancak kalabalıklar içerisinde kendisini yalnız hissettiğini söyler. Yine mutasavvıf bir şâir olan Hacı Bayram da şehre varmış, şehri tanımıştır. Şu mısralar buna bir örnektir.

 

            Nâgehân ol şâre vardım

            Anı ben yapılır gördüm

            Ben dahi bile yapıldım

            Taş u toprak arasında

 

            Daha sonra gelen bir dörtlükte Hacı Bayram, “Şâr dedikleri gönüldür” mısraıyla şehir imajını maddî plandan mânevî plana aktarırsa da fikrinin temelini, dayanağını taş yontan şâkirtlerin inşâ ettiği şehir imajı teşkil eder.[23][1]

            Bilindiği gibi dîvân şâirleri devrin medreselerinde okumuş ya da özel dersler alarak kendilerini yetiştirmiş kültürlü kişilerdir. Çoğu devlet adamı bir kısmı da esnâftır. İşsiz olanı çok azdır. Hemen hepsi büyük şehirlerde doğmuş büyümüş, oralarda şöhrete ulaşmışlardır. Yalnızlığın, kimsesizliğin, karamsarlığın sembol şâiri Fuzûlî bile şehre, şöhrete koşmak ister. Türkçe Dîvânının dîbâcesinde şu beytiyle,

 

            Tabî’at şöhre-i şehr olmağa meyl-i tamâm etti

            Ne pinhân eyleyem sevdâ beni rüsvâ-yı ‘âm etti[24][2]

 

            Şehirde, şöhrete ulaşmayı tabiatının gereği olarak gösterir ve bu hale kendisini sevdânın sürüklediğini, halka onun yüzünden rezil rüsvâ olduğunu söyler. Görülüyor ki, şöhrete ulaşmak isteyenler şehirleri tercih ediyorlar, şehirlere koşuyorlar.

            Biz bu yazımızda büyük şehirlerin kültür ortamında yetişmiş dîvân şâirlerinin taşraya nasıl baktıklarını eserlerinden tespit ettiğimiz örneklerle yansıtmaya çalışacağız.

Taşra, dışarı anlamında Türkçe bir kelimedir. Zaman içerisinde  değişik şekillerde kullanılan bu kelime, Tarama Sözlüğünde,  XIII-XVII. yy. metinlerinden tespit edilmiş örneklerle içerinin zıddı olarak gösterilmiş, dîvân şiirinde kullanılan geniş anlamıyla ilgili tek bir örnek verilmemiştir.[25][3] Oysa dîvân şiirinde taşra, umumiyetle İstanbul’un dışındaki şehirler için kullanılır. Bu şehirlerden İstanbul’a gelenlere taşralı denir.[26][4] Dîvân şiirinde taşra yerine bazen de kenâr tabirinin kullanıldığı görülmektedir. Şimdi  saltanatın merkezi İstanbul dışında taşrada, kenârda yaşayanlara, İstanbullu şâirlerin ya da zamanla yaşadıkları şehirleri terk edip  İstanbul’a gelen ve kendilerini İstanbullu kabul eden dîvân şâirlerinin asırlar içerisinde nasıl baktıklarını görelim.

            Taşralıya ilk tepki  XV. yy’da başlar. Necâtî çocukluk yıllarını Edirne’de geçirmiş, sonra Kastamonu’ya giderek bu ilim merkezinde kendisini yetiştirmiştir. Fâtih’e;

           

Eser etmez nidelim âh-ı seher-gâh sana

            Meğer insâf vere dostum Allâh sana

 

beytiyle sesini duyurup dîvân kâtipliğiyle  taltîf edilerek daha sonra değişik devlet görevlerinde bulunmuşsa da  “Dîvânında hayatının zarûretler içinde geçtiğine dâir işâretler çoktur.”[27][5] Aşağıdaki beyitte, gül mevsiminde bahçelerde yapılan sohbetlere kır çiçeği olduğu için alınmayarak bir taşralı gibi seyirci bırakılan  lâlenin perîşân hâlini tasvîr ederken belki de bu münasebetle kendisinin çektiği sıkıntıların sebebini taşralı oluşuna bağlamaktadır.

 

            Taşradan geldi çemen sahnına bî-gâne diyü

            Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler[28][6]

 

            XVII. yy’ın büyük şâirlerinden Nâbî, özel derslerle tahsilini Urfa’da tamamlamış, 23 yaşında İstanbul’a gelmiş, saltanatın nimetlerinden faydalanarak el üstünde tutulmuştur. Ancak gerileme devrinin çalkantılarının doğurduğu sıkıntılara dayanamayarak 22  yıl sonra İstanbul’dan ayrılıp Haleb’e gitmiştir. 25 yıl sonra  tekrar İstanbul’a dönüşündeki ömrünün son bir yılıyla birlikte 70 yıllık uzun hayatının  sadece 23  yılını İstanbul’da geçirmiştir. Buna rağmen İstanbul onun için herşeydir. Kendisi bir taşra çocuğu olarak taşrayı, taşralıyı, kenar muhitleri beğenmez. İstanbul’un güzelleriyle taşra güzellerini karşılaştırdığı şu beytinde;

 

            Bilen hâk-i Sitânbuldur rüsûm-ı şîve vü nâzı

            Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz[29][7]

 

nâz ve edânın usulünü İstanbul güzellerinin bildiğini, kenârın güzellerinin nâzik de olsalar nârin ve cilveli olamayacaklarını söyler. Yine Dîvânında geçen başka bir beytinde de ilmin, irfânın ve bütün güzelliklerin merkezinin İstanbul olduğunu, kendi  kendisine, İstanbul’da yaşamasını ve bu güzellikleri bırakıp kenâra meyletmemesini öğütler.

 

            Merkezle âşinâ ol etme muhîte rağbet

            Müstağrık-ı hakîkat meyl-i kenârı neyler[30][8]

 

            Aşağıdaki  beytinde de Nâbî, kenar yerlerde bulunan dilberlerin tatsız, tuzsuz olduğunu , İstanbul’da ise gerçek güzellerin bolca bulunduğunu söyler.

 

            Hüsn-i nemek be-dûş bulunmaz kenârda

            İstanbul içre Nâbî o da rây-gân olur[31][9]

 

            Nâbî, bu konuya Hayriyye’sinde[32][10] de yer vermiştir. Aşağıdaki beyitlerde İstanbul’u anlatırken hünerin, marifetin değerinin anlaşıldığı yerin İstanbul olduğunu,  taşralarda okuyanın, anlayanın bulunmadığını, taşralıların hünerinin sadece para kazanmak olduğunu, sanat ve marifetin kökünün kazındığını zenginliklerinin ziraat, ticaret ve faizciliğe dayandığını, gerçek zenginlik olan, marifet ve kültürden ise hiç eser bulunmadığını söyler.

 

            Andadur mâ-hasal-ı kadr ü hüner

            Taşralarda kim okur kim dinler

 

            Akçedir taşranın ancak hüneri

            Hakk olunmuş hünerin sanki yeri

 

            Taşrada eylemeğe kesb-i gınâ

            Ya ticâret ya zirâ’at ya ribâ

 

            Kalmamış şimdi hele zerre kadar

            Taşra yerlerde ma’ârifden eser

 

            Nâbî devamla, taşra insanının ne mal olduğunu, İstanbul’u görenlerin anlayacağını, taşrada asrın ulemâsı geçinenlerin İstanbul’da bir meclise girmeleri hâlinde dillerinin tutulup sessiz kalacaklarını ve bir hiç olduklarını anlayacaklarını, yine taşrada makam sahibi olan ve aziz sayılan kişilerin İstanbul’da sıradan âlimlerin toplantılarına bile katılamayacaklarını, taşradaki şan ve şöhretlerinin onlara İstanbul’da etek öpmeye yetemeyeceğini, taşrada baş köşede oturan makam ve mevkî sahiplerinin belki kapı eşiğinde bile yer bulamayacaklarını, taşrada herkese çatık kaşlı davrananların İstanbul’da  kapıcılara bile yüz suyu dökmek mecburiyetinde kalacaklarını söyler.

 

            Olduğın halk-ı kenârın alçak

            Gören İstanbulu anlar ancak

 

            Olur erdikde kemîn meclise hasr

            Geçinen taşrada ‘allâme-i ‘asr

 

            Mütefennin geçinen sersem olur

            Mütekellim geçinen ebkem olur

 

            Bulmaz ednâlarının bezmine râh

            Taşra yerlerde satan rif’at ü câh

 

            Gösteren taşrada çîn-i ebrû

            Bunda der-bânlara eyler tek ü pû

 

            Olamaz nâ’il-i bûs-ı dâmân

            Geçinen taşrada sâhib-‘unvân

 

            Taşrada câyı olan sadr-ı celâl

            Girmez anda eline saff-ı ni’âl[33][11]

 

       

            Uzun yıllar İstanbul’dan ayrı kalan Nâbî, Haleb’de de bu görüşlerini değiştirmemiştir. Yine  Dîvânından alınan şu beyitlerinde;

 

            Nâbî aceb mi sözlerimiz olsa bî-nemek

            İstanbulun lisanın unuttuk kenârda[34][12] 

 

            Olduk remîde bî-nemekân-ı kenârda

            İstanbulun gözümde uçar mâh-rûları[35][13]

 

şiirlerinin tatsız tuzsuz oluşunun tuhaf karşılanmamasını çünkü kenarda İstanbul lisanını unuttuğunu, kenârın tatsız tuzsuz ortamına tutsak olduğunu, İstanbul’un ay yüzlü dilberlerinin, gözünde uçuştuğunu söyler.

            Taşralı olup da taşrayı beğenmeyenlerden biri de XVIII. yy. şâirlerinden Sünbülzâde Vehbî’dir. Vehbî, Medrese eğitimini Maraş’da tamamlayarak 43   yaşında İstanbul’a gelmiş, devletin ileri gelenleri tarafından takdir edildikten sonra elçilik, kadılık görevleriyle İsfehân’dan Rodos’a Sakız’dan Bükreş’e ömrünün büyük bir kısmını taşra şehirlerinde geçirmiştir. İstanbul’da 5-10 yıl gibi kısa bir süre kalmasına rağmen taşralı olduğunu unutarak semt semt anlattığı İstanbul’a övgüler yağdırmıştır.[36][14]. Şu beytinde,

 

            Taşra güzelinde arama nâz u letâfet

            Hûbân-ı Sıtânbul gibi dünyâda bulunmaz[37][15]   

           

İstanbul güzelleriyle taşra güzellerini mukâyese ederek taşra güzelinde işvenin, cilvenin, letâfetin aranmamasını, dünyada İstanbul güzellerinin bir eşinin, bir benzerinin daha bulunamayacağını söyler. Bir başka taşralı şâir de  Bosnalı Sâbittir. Bu XVII. yy. şâiri de  taşra güzelini beğenmez. Şu beytinde,

 

            Kenârın tâzesin ahbâb ile hep der-miyân ettik

            Birinde bir kinâr-ı rağbete çesbân kıyâfet yok[38][16]

 

dostlarıyla taşra dilberlerini aralarına aldıklarını ama hiçbirisinin sevilmeye lâyık hallerinin bulunmadığını söyler.

            Hâşim-i âmidî, kenârda da ay yüzlü dilberlerin çokça bulunduğunu fakat İstanbul güzellerinin şûhluğunu kenâr  dilberlerinde göremediğini dile getirir.

 

            Çokdur kenâr dilberlerinin mâh-rûları

            Ammâ Sitânbulun güzeli şûh-veş olur[39][17]

 

            Kâmî-i âmidî, kenârın dilberi kendisini ne kadar nâzik göstermeye çalışsa da nâz ve nezâketin  bütününün İstanbul dilberlerine has olduğunu ifade eder.

 

            Bütün nâz u nezâket vergidir Kâmî Sitânbula

            Kenârın dilberi resmî  kurar hülyâ-yı istignâ[40][18]

 

            Bedrî de bir beytinde, halk arasında, kenârdaki güzellerin nâzik olsalar da işveli olamayacakları mesel halinde söylenir der.

 

            Söylenir kenârın dilberi ey dil

Nâzik olur ammâ işve-kâr olmaz[41][19]

 

            Bazı dîvân şâirleri dedikodunun en çok taşrada, kenâr yerlerde edildiğini dile getirerek bir nevi şehir-taşra farklılığına işaret etmişlerdir. Cevherî (İbn-i Yemîn) sevgiliye hitâben, yeni doğmuş ayın kaşına benzemeye çalışmasını hoş karşılamasını, zîrâ hilâlin kenârdan doğup büyüdüğünü söyler.

 

            Öykünse mâh-ı nev kaşına iştihârda

            Ma’zûr tut ki doğdu büyüdü kenârda[42][20]

 

            Hisâlî de kenâr yerlerde yetişen servinin, sevgilinin boyuna öykünmesine, dilberin kulak asmamasını zîrâ dedikodunun en çok kenâr yerlerde edildiğini söyler.

 

            Serv öykünürse kâmetine iddiâ edip

            Gûş urma lâfına çok olur söz kenârda[43][21] 

 

            âgehî, bahçelerdeki gece sohbetlerinde sevgilinin vuslatından bahsedildiğini, buna sevgilinin alınmamasını zîrâ kenârda dedikodunun çok yapıldığını dile getirir.

 

            Bahs-i visâlin oldu gece sebze-zârda

            Alınma sevdiğim çok olur söz kenârda[44][22]

 

            Mecdî, “ey gönül, sevgilinin yüzünde ayva tüylerinin çıktığı söylenirse alınma, zîrâ kenar yerlerde çok dedikodu yapılır” der.

 

            Hat var denilse hâşiye-i rû-yı yârda

            Alınma ey gönül çok olur söz kenârda

 

Webmaster e-mail

Çetin Derdiyok e-mail