DİVANLAR ARASINDA

 

Klasik Türk Şiiri

 


DİVAN ŞAİRLERİ
Âşık Paşa
Dehhânî
Kadı Burhaneddin
Nesîmî
Şeyyâd Hamza
Sultân Veled

Aşık Paşa

1272-1332

Asıl ası Ali’dir. Kırşehir’de doğdu. Selçuklu Devleti’nin son dönemi Konya emirlrinden mutasavvıf Baba İlyas’ın torunudur. Babası Muhlis Paşa tarafından yetiştirilen şair, hece ve aruz vezinleriyle divan ve halk şiiri örnekleri verdi. Mevlana’nın etkisiyle yazdığı Garibname (1329) mesnevisi, Mevlid şairi Süleyman Çelebi’yi etkiledi. Heceli şiirlerinde Yunus Emre etkisi görülür. İbranice ve Farsça bildiği halde Türkçeye önem verdi. Günümüzde dört mesnevisini (Fakrname, Vasf-ı Hal, Hikâye, Kimya Risalesi) 1953-1954’te Agâh Sırrı Levend, Garibname dışındaki şiirlerini ise Abdülbaki Gölpınarlı yayımladı (Türkiyat mecmuası, c. V, s. 87-100, 1935).

 

 

GAZEL

 

Nâzenîn bu ömrümüz bir göz yumup açmış gibi

Geldi geçdi tuymaduk bir kuş konup uçmış gibi

 

Nice geçdi bilmedük bu rûzgâr önden sona

Eyle tut şimdi bize bir yil esüp geçmiş gibi

 

Niceler geldi bu mülke gitti vü göçdi girü

Şöyle kim bir kârban (kervan) bir dem konup göçmüş gibi

 

İşbu dünyâya gelenler bir dem eğlenmediler

Hânümânın dökdi gitdi yağıdan (düşmandan) kaçmış gibi

 

Sinlere (mezarlara) var kim bilesin bu halâyık (yaratık) neydüğin

Sanasın kim bir ekindür Azrâil biçmiş gibi

 

Bahtludur şol kişi kim dünyede adı kala

Ölmedi diridürür âb-ı hayat içmiş gibi

 

Bu ömür sermâyesin olmaz yire harc eyledün

Şöyle kim bir key delü nakdin suya saçmış gibi

 

İy Âşık sen ömrüni Hak ışkına sarf eylegil

Tâ iresin hazrete bir göz yumup açmış gibi

 

 

 

 


 

 

        

 

AŞIK PAŞA


Aşık Paşa’nın Orhan Gazi devrinin büyüklerinden olduğu, Ahmet Aşık’ın şu mısralarından anlaşılmaktadır.

Ne geyse yakışır Orhan Gazi,
Aşıkpaşa zamanında idi gazi.

Aşık Paşa, Süleyman Türkmani gibi devrin zahiri ve batınî ilminde olgunluğa ermiş bir kişiden feyz ve ışık alarak yetişti. Latifi’nin dediği gibi; “O kibar meşayihin zenginlerindendi. Şahane itibar ve değeri, padişahane kudret ve gücü vardı.”

Aşık Paşa’nın yaşadığı devirde Fars dili, ilim ve şairler arasında çok yaygın olarak kullanılmakta iken, Garipname isimli eserini Türkçe olarak yazmış, Türk ve Tacik dillerini gaflet uykusundan uyandırmak için şu siiri yazmıştır:

Türk diline kimse bakmaz idi,
Türklere her giz gönül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi el dilleri,
İnce yolu ol ulu menzilleri.

Türk dilinde yeni manalar bulalar,
Türk, Tacik cümle yoldaş olalar,
Yol içinde birbirini yermiye
Dile bakıp manayi her görmiye.
 
         Aşık Paşa XIV. Asrın, Türk dili için çalışan ve Türk dili edebiyatının gelişmesine değerli hizmette bulunan en mühim şahsiyetlerden biridir.

 

         Aşık Paşa, XIII. Asır Anadolu’sunun eski nüfuzlu bir ailesine mensuptur. Bu aile Anadolu’ya Horasan’dan gelmiştir. Böylelikle Azeri Türkçesi’nin Hasan  Oğlu’su, Anadolu edebiyatının Hoca Dehhani’si,  Yunus Emre’si gibi, Anadolu’da Türk dili edebiyatının kurucularından biri olan Aşık paşa’nın da Horasanlı bir Türk ailesine mensup oluşu dikkate değer bir husustur.

 

         Aşık Paşa’nın bugün bilinen en eski atası Baba  İlyas İbni Aliyyül’-Horasani’dir. Baba İlyas, Amasya’da yerleşmiş büyük bir şeyh’dir. ki müridlerine Babai denir. (Bir rivayete göre Anadolu’da meşhur Babai isyanını çıkararak Selçuk Devleti’ni çok güç durumlara düşüren Baba İshak da, Baba İlyas’ın bir mürididir.)

 

         Yine rivayete göre Baba İlyas’ın dört oğlu vardır.  Bunlardan biri Baba Muhlis’dir. Baba Muhlis’in Konya’da altı ay kadar padişahlık yaptıktan sonra bu sultanlığı Karaman Oğulları’na bıraktığı, yine bu asra ait söylentiler arasındadır. Şekaayık Tercümesi’ne göre (S.22) Baba Muhlis bu sultanlığı babasının müridleri arasında bulunan Nûre Sûfi’ye bırakmıştır ki bu zat, Karaman Oğulları ailesinin kurucusudur.

 

         Eski kaynaklar, Baba Muhlis’i Muhlis Paşa üvanıyla da anmaktadırlar. İşte Aşık Paşa, Konya saltanatından feragat ettiği söylenen bu Muhlis Paşa’nın oğludur.

 

         Her halde Aşık Paşa’nın Orta Anadolu’da zengin ve nüfuzlu bir aileye (bir şeyh ailesine) mensup olduğu, onun seceresi için söylenen en doğru bilgidir.

 

         Aşık Paşa’nın asıl ismi Ali’dir. Şiirlerinde ve eserlerinde Aşık adını mahlas olarak kullanmıştır. 1272 de  rivayete göre Kırşehir’de doğmuştur. Fakat doğduğu  yer hakkında verilen bilgiler kat’i ve inandırıcı değildir.

 

         Paşa; kuvvetli bir ihtimale göre yine Kırşehir’de iyi bir tahsil görerek yetişmiştir. (61) Aşık Paşa’nın yaşadığı tarihlerde Kırşehir, Anadolu’nun kültür  iktisat ve medeniyet merkezlerinden biriydi. Devrin en güzel mimarı eserleriyle süslenmiştir. Büyük binalar, çeşitli medeni imkanları olan bu şehrin aynı tarihlerde fikir ve edebiyat sahasında da ileri durumda olduğu aşikardır.

 

         Şeyh Ahmed Gülşehirin bu şehirde yetişmesi yine bu şehirde daha birçok zaviyeler bulunması, Aşık Paşa’nın fikir ve edebi terbiyesini nasıl bir muhitten aldığı veya nasıl bir çevrede geliştirdiği hakkında kafi bilgi vermektedir.

 

         Ayrıca bu tekkeler çevresinde toplanan ve bu şöhretli şeyhlere mürid olan Türk halkının da milli benliklerine bilhassa milli dilleri Türkçeye bağlılıkları, Kırşehir şeyhlerini hatta idealist birer Türkçeci yapacak kadar tesirli olmuştur.

Aşık Paşa’nın babası Muhlis Paşa hakkında geniş bilgi yoktur. Selçuklu isyanı sırasında 6 ay kadar Konya tahtında oturduğu yazılmaktadır. Muhlis Paşa’nın Eskişehir’e giderek Ertuğrul Gazi ile görüştüğü, büyük iltifat gördüğü, bu görüşmede Osman Beyin’de bulunduğu, torunu Ahmet Aşık’ı Aşık Paşazade Tarihi adlı kitabında yazılıdır. Osman Bey’in kaynatası Şeyh Edebali, Kırşehir ahilerinin büyüklerindendir. .


 

         Aynı tarihlerde Kırşehir’in en mühim müesseselerinden biri, bizzat Aşık Paşa Zaviyesi’dir. Halka halk diliyle ve Yunus tarzı bir söyleyişle hitap eden  Aşık Paşa’nın tekkesi çevresinde büyük kalabalık toplanmıştır.

 

         Çeşitli tarikatların birbirleriyle az çok rekabet halinde bulundukları bu çevrede Aşık paşa büyük tesir uyandırmıştır. Aşık Paşa ailesi, oğlu Elvan Çelebi ve Şeyh Süleyman isimli diğer bir oğlunun torunu tanınmış tarihçi aşık paşa-zade (Derviş Ahmed Aşık) gibi mühim edebi simalar yetiştirmeğe devam etmiştir. (62) aynı aile Aşık Paşa vakıflarının kurucusu olarak Kırşehir de ve Kırşehir tarihinde uzun zaman yaşamış ve bu ailenin Amasya ve Çorum çevrelerinde yaşayan kolları olmuştur.

 

         Aşık Paşa’nın Kırşehir dışında; tepeler üstündeki eski bir mezarlıkta mimari değeri büyük bir türbesi vardır. Anadolu’da Türk türbe mimarisinin ilk ve en milli çizgileriyle işlenmiş yani böyle bir mimarinin XIV. Asırdaki devamı suretiyle meydana getirilmiş bu türbe yakın zamanlara kadar halkın mukaddes tanıdığı bir ziyaret makamı olmuştur.

 

         Aşık Paşa’nın Anadolu’daki geniş ve devamlı şöhreti şairliğinin kudretinden ziyade şeyhliği sofiliği dolayısıyledir. Tasavvuf inanışının türlü sosyal ve tarihi buhranlar arasında gelişerek çok sayıda ve çeşitli teşekküller kurduğu XIII. Asır gibi bir buhran asrında yetişen Aşık Paşanın kuvvetli bir tasavvuf terbiyesine sahip bulunması tabii bir hadisedir. Mevlana gibi Sultan Veled gibi  Hacı Bektaş , Veli, Yunus Emre, Ahi Evren, Şeyh Süleyman gibi büyük ve tanınmış  Anadolu sofileriyle çağdaş bir sima olan ve bilhassa  şöhretli ve hareketli bir sofi ailesine mensup bulunan Aşık Paşanın fikri ve derûni terbiyesi üzerinde çağının ve ailesinin derin tesiri vardır.

 

         Ayrıca iyi tahsil gören; Arabi, Farisi gibi, devrinin  en üstün ilim ve sanat lisanlarından başka İbranice ve Ermenice de bildiği anlaşılan Aşık Paşa, Şarkın inanış hayatını iyi biliyor;  Türk sofileri kadar, büyük İran mutasavvıflarını da  yakından  tanıyordu. O kadar ki Garibname isimli  eserinin adını bile İran mutasavvıfı Sena’i’nin aynı isimdeki eserinden almıştı.

 

         Tasavvuf inanışlarını sünni inanışlarla  birleştirmeğe çalışan ve çevresindekilere bu yolda telkinler  yaptığı anlaşılan bu şairin, Farisi gibi, tasavvuf düşünüşlerini söylemek için son derece işlenmiş bir sanat dilini bir tarafa koyarak, eserlerini Türk dili ile yazması bir tesadüf değildir.

 

         Bunun ilk mühim sebebi Gülşehri ve Aşık Paşa’dan önce Mevlana Celaleddin Rumi’ye Sultan Veled’e nihayet Yunus Emre’ye Türkçe şiirler söylemek lüzumunu hissettiren tarihi ve sosyal zaruretlerdir. Aynı Türkçenin bu çağlardaki Orta Anadolu halkının ana lisanı oluşu ve kalabalık Türkmen boylarının kendi dillerine ehemmiyet verdirecek ölçüdeki milli ve kudretli varlıklarıdır.

 

         Türkçeliği Aşık Paşa her şeyden önce XIII. Asır sonu ve XIV. Asır başı Anadolu’sunda halk yığınlarına sûfiliği tanıtan ve onlara, Allaha varma heyecanları veren bir Türk panteistidir. Fakat bu şair eserlerini meydana koyarken Türkçeyi halka hitap için kullanmakla beraber bu dile layık olduğu kıymeti vermiş milli  dile bilerek hizmet yoluyla milli vazife görmüştür. Aşık Paşa’nın Türkçeciliği yalnız asrının sade  Türkçesiyle eserler yazmaktan ibaret kalmamıştır. Bu şair tıpkı Gülşehri gibi Türkçe yazmanın şuuruna  ermiş, Türkçeye değer vermekteki isabet ve ehemmiyeti bilhassa belirtmiştir. Paşa Garibname adlı eserinde bu eseri bilhassa Türk dili ile yazdığını söylerken:

 

         Kamu dilde var idi zabt ü usül

         Bunlara düşmüş idi cümle akül

         Türk diline kimsene bakmaz idi

         Türklere hergiz gönül akmaz idi

         Türk dahi bilmez idi bu dilleri

         İnce yolu ol ulu menzilleri        

 

Gibi mısralar sıralamak lüzumunu duymuştur. Arabi ve Farisi gibi o asırlardaki en büyük dünya dillerinin tedvin edilmiş olmaları dolayısıyla eser yazanların hep bu dilleri seçtiklerini söyleyen Paşa bunun yanında Türkçeye hiç kıymet  verilmemiş olmasından şikayetçidir. Bir milletin dilini öğrenmenin o millete karşı  gönül yakınlığı uyandırdığına da dikkat ve nüfuz eden paşa edebiyatta Türkçe kullanmayışın, Türklerin de sevilmesine mani olduğunu belirtir. Paşa’ya göre bunda o kadar ileri gidilmiştir ki Türkler dahi kendi dillerini bilmemek; Türkçe ile ne ince ve ne yüce eserler verilebileceğini akıl edememek durumuna düşmüşlerdir.

 

         Böylelikle Aşık Paşa sebebi ne olursa olsun, eserlerini Türk dili  ile vermek ve bunu bilerek ve severek yapmak suretiyle asrının Türkçecileri arasında şerefli bir yer almıştır.

 

         Bununla beraber Aşık Paşa Türk dilini kullanırken büyük sanat gösterememiş mısralarına gereken ahengi verememiştir. Esasen Aşık Paşa şair ve sanatkar olmak bakımından kuvvetli bir şahsiyet değildir. Hayalleri  dar söyleyişi lirik vasıflardan mahrumdur. Tamamiyle didatik mahiyeyetteki eserlerinin çekici tarafı inanmış ve samimi bir insanın oldukça geniş bir kültürle birleştirerek ifade ettiği mevzuların ehemmiyetindedir.

 

         Manzumelerinde aruz’un yer yer tatlı bir çetrefillikle kullanılışı onun eserlerine başlangıç devri yazıları olmak bakımından hususi bir sevimlilik vermiştir.

 

         Eserleri

1.       1.       Garibname Aşık paşa’nın öteden beri en tanınmış eseri Garibname’dir. Garibname 12.000 beyit tutarında, ahlaki, tasavvufi, büyük ve didaktik bir mesnevi’dir.

 

Eserin başında Farsça mensur bir mukaddime vardır. Bundan sonra kainatın yaratılışından bahseden bir bölüm; Hz Muhammed için na’at ve diğer islam büyükleri için kasideler ihtiva eden bir ön kısım kitapta uzunca bir yer tutar.

 

         Asıl eser 10 bab’a ayrılmıştır. Her bab da ayrıca 10 destan halinde yazılmıştır:

 

Birinci bab’da Allah gibi bir olan mevzular; ikinci bab’da dünya ve ahiret yer ve gökten ve can gibi iki olan şeyler anlatılmıştır. Üçüncü bab’da mazihal ve istikbal gibi üç olanlar; dördüncü bab’da ateş hava, su ve toprak gibi dört olan varlıklar sıralanır. Beşinci bab’da beş his, beş ibadet gibi, sayısı beş olanlar söylenir. Dünyanın 6 günde yaradılışından; yedi kat göklerden sekiz cennet’den dokuz nefis’den 10 sayısının kamil aded oluşundan bahseden diğer bölümler de böylece sayıları altı, yedi, sekiz, dokuz ve on olan şeylerden bahseder. Prof. Fuad Köprülü Garibname’nin “adeta hendesi bir intizama malik” olduğundan söyleyerek bu eserin güzel bir tarifini yapmıştır.

 

Garibname’de tasavvuf edebiyatı eserlerinden en çok Mesnevi’nin tesiri vardır. Ancak Garibname’de hikayeler yine hendesi bir intizamla tertip edilmiş ve Mesnevi’deki birbiri içine girmiş tahkiye tarzından uzak kalınmıştır. Garibname’nin başta Türkiye kütüphaneleri olmak üzere, birçok Doğu ve batı kütüphanelerinde çok sayıda yazma nüshaları vardır.

 

Şiirleri

  Aşık Paşa’nın Yunus emre tarzında söylenmiş şiirleri (ilahileri, gazelleri) vardır. Bunlar, aruz’un heceye yakın vezinleriyle ve bazan da hece ile tertiplenmiştir. Bir çokları musammat tarzında (ortalarından kaafiyeli) mısralarla söylenen bu gazellerin, bestelenerek terennüm edilebilmek için klasik halk ilahilerini andırdığı görülür. Bu gazellerin bir kısmı mısra başları aynı harflerle başlayan en eski  Türk şiirinin alliterasyonlarını andırır tertipte söylenmiştir. Aşağıya mısralarını ortadan bölerek, dörtlükler halinde yazdığımız ilahi bunun bir örneğidir:

 

Devlet daki sensün bana

Devran daki sensün bana

Değdi bana senden bu aşk

Döndü yüzüm senden yana

 

Devletlü başun tacısın

Dervişlerün mi racısın

Dün gün canum muhtacısın

Dindür seni sevmek bana

 

Doldum senün fikrün ile

Dirliklerüm şükrün ile

Dilüm senün zikrün ile

Dek durmasun önden sona

 

Dermanda bu  Aşık canı

Diler göre her dem seni

Dolınma iy devlet güni

Didaruni göster bana

 

         Aşık Paşa’nın Garibname’sine nisbetle daha canlı mısralar taşıyan bu tarz şiirleri de,  ve sanat bakımından yeter derecede kuvvetli sayılamıyacak manzumelerdir. Herhalde hece’de Yunus  Emre’nin aruz’da Hoca Dehhani’nin ve Gülşehri’nin yetiştiği bu devirde  Aşık Paşa’nın şiirlerindeki bu yetersizliği, şairin sanatkarlık derecesinde aramak doğrudur. Bununla beraber yazmalarda Aşık Paşa adına kayıtlı bu şiirlerin hangilerinin ne dereceye kadar bu şaire ait olduğu tamamiyle belli değildir. Meşhur bir sofi olması dolayısıyle o çağlara ait bazı şiirlerin Aşık Paşa’nın sanılması ve bunun aksine olarak Aşık Paşa’ya ait bazı şiirlerin de eski kaynaklarda başkaları adına kayıtlı bulunması mümkün ve muhtemeldir.

 

         Başka Eserleri 

Aşık Paşa’nın şiirlerinden ve Garibname’den başka manzum ve mensur, bazı  küçük eserleri daha vardır. Edebi kıymet bakımından fazla değer taşımayan bu eserlerden Fakrname, Vasf-i Hal, Hikaye ve Kimya Risalesi ile yine Aşık Paşa’ya atfedilen iki risale daha Agah Sırrı Levend tarafından tedkik ve neşrolunmuştur. (64) Bunlardan Vasf-ı Hal Manzumesi, Garibname’nin üçüncü bab’ın da mazi, hal ve istikbal’den bahseden bölümün bir tekrarı çehresindedir. Bütün bu Mesnevi ve risalelerin de Paşa tarafından yazılmış olmaları kadar, Paşa’ya atfedilmiş olmaları ihtimali de vardır.

 

Haz. Ömer YILMAZ